Forumla.Net Forum - Biz Bir Aileyiz

Go Back   Forumla.Net Forum - Biz Bir Aileyiz > Aşk - Sevgi - Şiir > Şiirler ve Güzel Sözler



Konu Kapatılmıştır
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 16 Mart 2010, 12:58   #31
üye
Heaven - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 16 Ocak 2010
Nerden: İstanbuL
Mesajlar: 9.001
Tesekkür: 592
13.182
Tecrübe Puanı: 1332
Heaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond repute
Standart

VELİ'MİZİN HATIRINA

1982 yılında, Kasımpaşa Lisesi'nde yaramazlık yapan Metin'i bir güzel haşlayan öğretmeni, bir de "yarın okula velini getireceksin" emrini verir. Ertesi gün öğretmeninin huzuruna elindeki Orhan Veli kitabıyla çıkan Metin, kitabı öğretmenine uzatarak;

-Buyrun öğretmenim, işte Veli'm, der.

Yaramaz Metin büyüyünce Met Üst olur. Mizah yazarı ve karikatürist çizgisindeyken çıtasını yükseltmek ister ve edebiyat denizine yelken açar. Soyları tükenmek üzere olanları teknesine almadan, esen rüzgarla yelkenini şişirmeyi başarır.

1999 yılının Ocak ayında, Öküz dergisinde "Yaprak dergisinin 50. yıllı şerefine" ek olarak hazırladığımız düzenSİZ Yaprak'ta ısrarla kullandığım Kamil Masaracı'nın Çizgilik karikatürü için; "Bunca usta kalem arasına koymakla O'na Nobel veriyorsun" demesine karşılık; "Hak ediyor" yanıtını alır.

Operatörüne söz geçiremeyen editör Metin Üstündağ'a da Veli'mizin hatırına bu kitapta bir sayfa ayırarak Nobel sunuyorum.

Hak edip etmediğine siz karar verin...
__________________
Heaven isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 16 Mart 2010, 12:59   #32
üye
Heaven - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 16 Ocak 2010
Nerden: İstanbuL
Mesajlar: 9.001
Tesekkür: 592
13.182
Tecrübe Puanı: 1332
Heaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond repute
Standart

ORHAN VELİ YÜRÜYÜŞLERİ
Kardeşi Adnan Veli'nin "yürümekten hiç bıkmazdı. Bazen Beyoğlu'ndan Sarıyer'e kadar yürüyerek, ıslık çalarak gittiği olurdu" sözünden yola çıkarak yaptığımız Orhan Veli Yürüyüşlerinin ilki 14 Kasım 1996 Perşembe günüydü. Yürüyüşün Taksim Atatürk Heykeli önünden başlamasını uygun bulmuştuk çünkü, Orhan Veli'nin ölümünün nedeni, yani Ankara'da belediye çukuruna düşmesi, Atatürk'ün ölümünün on ikinci yılında gerçekleşmişti.
Saat 11.00'da başlayacak olan yürüyüşün ilk bölümü, Aşiyan'da Orhan Veli'nin mezarına ulaşmaktı. Bu yüzden öncelikle mezarın yerini bulmamız gerekiyordu. Birkaç gün önceden gittiğimiz mezarlıkta, görevliye "uzun zaman önce ölmüş birinin mezarını nasıl bulabiliriz?" sorusunu sorduğumuzda "kimi arıyorsunuz?" sorusuyla karşılaşmıştık. "Orhan Veli" dediğimizde ise görevli, gözleri parlamış bir halde "çok kolay" diyerek tarif etmeye başlamıştı. On dakika kadar arayıp bulamayınca, yeniden sormak üzere geri dönüyorduk ki 70 yaşlarında bir 'teyze'; "oğlum birinin mezarını arıyorsunuz galiba, bulamadınız mı?" diye sordu. Orhan Veli'yi aradığımızı söylediğimizde, O'nun da gözleri parlamış ve bizi mezara kadar götürmüştü. Yolda, iki gün sonra Orhan Veli'nin ölüm yıldönümü olduğunu söylemesiyle bizim de gözlerimiz parladı sanırım ama, bu biraz da ıslaklıktandı...
İlk yürüyüşün bir diğer önemli notu da, yürüyüşe Orhan Veli'nin kız kardeşi Füruzan Yolyapan'ın bizlere destek vermek üzere katılmasıydı. Kısa bir de açıklama yaptı: "Evet, Orhan Veli yürümeyi çok severdi ama, Sarıyer'e kadar da parasızlıktan yürürdü."
Bu yürüyüş, katılımın en yoğun olduğu yürüyüştü. Katılanlardan daha fazla da sivil görevli vardı. En renkli yüzlerden birisi 60 yaşındaki Nursin Cerrahoğlu ile mezarlıkta bizi bekleyen 55 yaşındaki Emekli Deniz Astsubayı ve Kıbrıs Gazisi Doğan Akbaş'tı. Toplam altı saat süren Taksim - Sarıyer hattındaki yürüyüşü tamamlayanlar, tahminen otuz biner adım attı. Yol boyunca yüzlerce şiir okundu, şarkılar söylendi, uzun soluklu ıslıklar çalındı. Sarıyer'deki bir börekçide, 1997 yılının 14 Kasım'ında buluşmak üzere diyerek bitirildi ilk yürüyüş...
İkinci yürüyüşte ufak bir değişiklik yapmayı uygun bulduk ve mezarda yaptığımız törenle sona erdirdik yürüyüşü. Bunun nedeni biraz da Füruzan Yolyapan'ın sözleriydi; "Orhan yürümeyi çok severdi ama, Sarıyer'e kadar da parasızlık yüzünden yürürdü."
Amacımız bir anma toplantısı olduğuna ve bu toplantıyı dört duvar arasında yapmak istemediğimize göre mezara ulaşmak yeterliydi... Yaprak Dergisi'nin ilk sayısındaki Alış - Veriş şiirinin bir mısrası şu değil miydi:
Salon verir sokak alırız
Üçüncü yürüyüş günü, saat 11.00'da Taksim'e geldiğimizde, Atatürk Heykeli önündeki yüzlerce kişi bizi çok şaşırttı. İşin aslı, böyle bir kalabalık beklemiyorduk. Yanılmamıştık da. Heykele yaklaştığımızda bir siyasi partinin mitingi olduğunu öğrendik. Biz insanların ellerindeki bayraklara bakarken, bir kaç kişi de bizim elimizdeki, çerçeveli Yaprak Dergisi'ne bakıyordu. O sırada aklıma, Edip Cansever'in İçimdeki Sessiz Parlaklık şiirinin birkaç mısrası geldi:
Neden yazılır bir şiir
Neden okunur bunca yazı
Çünkü nasıl aşılır başkaca
İnsanın karmaşıklığı.
Kısa zaman içerisinde yürüyüş için gelenler çevremizde toplandı. Ne mutluyuz ki sayımız ikinci yürüyüşe göre yarı yarıya artmıştı.
Üçüncü yürüyüşte, sağanak yağmur altında Beşiktaş'a gelmiştik ki yürüyüşçüler olarak, şeylerimize kadar ıslanmıştık. Mecburen küçük bir mola verdik ve bir börekçiye daldık. Fakat yağmur duracak gibi değildi ve aklımıza yine Füruzan Yolyapan'ın dedikleri geldi. Cebimizdeki parayı saydığımızda, ekonomik bir şekilde Aşiyan'a ulaşabileceğimizi gördük. Kısa süren tartışmayı ne yazık ki "arabaya binelim" diyenler kazandı ve "tören alış - verişi" yapıldıktan sonra bir anlamda yürüyüş bitirildi.
Aşiyan'da Orhan Veli'nin mezarı başında bizleri bir sürpriz bekliyordu. Mezar taşı üzerine konan bir rakı şişesi, şişe içerisindeki birkaç balık ve bir kartpostal: "Bu kadar yağmur yağmasaydı biraz daha kalırdık, birlikte senden şiirler okurduk. Seneye görüşürüz. Güzide"
Birkaç şiir okuduk biz de. İşte bunlardan biri, Ümit Yaşar Oğuzcan'dan;
ORHAN VELİ'NİN ARDINDAN

Yıl bin dokuz yüz kırk altı
Ankara'da Şükran Lokantası
Köşede bir masa
Masanın üzerinde bir tabak
Tabakta marul salatası
Bir sandalyede sen vardın
Orhan Veli
Bir sandalyede ben,
Kadehlerimizde Kulüp Rakısı
Ve dudaklarımızda yarım kalmış mısralar
Hala gözlerimin önündedir
O sarhoş gecenin hatırası,
Şimdi mahzun kaldı şiirlerin
Gittin "Sere Serpe" "Hürriyete Doğru"
"Kitabe-i Sengi Mezarın"
"Altın Dağın Rüyası"
Hey! Koca Orhan Veli hey!
Ne sana kaldı, ne bana kalır
Bu gözünü sevdiğiminin dünyası.
Şiirlerin arasında, yanımızda getirdiğimiz bir şişe şarabı, mezar taşı üzerinde kırarak toprağa, çokca da baş kısmına döktük.
Şiirler bu kadar değildi elbet, Cahit Sıtkı Tarancı'nın Güven şiirinin tam yeriydi:
Bayramdı
Orhan Veli'yle beraberdik

Boğaziçi vapurunda
Aşiyan'a gidiyorduk
Fikret'in elini öpmeye
Bir baktım üzgün koca şair
Bir baktım güneşler içinde
Hiç söz açmadı Haluk'tan
Dilinden de düşürmedi
"Bu memlekette de bir gün sabah olursa Haluk"
Oraya kadar gitmişken, birkaç mezar ilerideki Turgut Uyar'a uğramadan edilmez... Hemen arkasında bulunan bir mezar taşı üzerindeki yazım yanlışını Turgut Baba'ya gösterip, "Baba, bir ara kalkıp, şunu düzeltiver" diye rica ettik.
Dördüncü yürüyüş de yapıldı elbet 14 Kasım 1999 Pazar günü. Mezarda Güzide'den bir not bulmak artık bizi şaşırtmıyordu ama, ah bir de yakalayabilseydik O'nu... Acaba Can Yücel'in Orhan Veli için yazdığı Mesafeli şiirini biliyor muydu?
Nerden geliyor acep
Bu benim garip garipliğim?
Evden uzaklaştıkça değil
Ne de uzağında evin
Eve yaklaştık yakınlaştıkça
Artıyor eve hasretim
Her yürüyüş bir şiir şöleniydi aslında ve hepsi aynı şiirle başlıyordu. Bunun nedeni, yürüyüşe bir anlam katmak isteyenlere yanıt vermek istememizdi.
Bütün güzel kadınlar zannettiler ki
Aşk üstüne yazdığım her şiir
Kendileri için yazılmıştır.
Bense daima üzüntüsünü çektim
Onları iş olsun diye yazdığımı
Bilmenin.
Evet, bizler de bu yürüyüşü, Orhan Veli'nin dediği gibi; İş Olsun Diye yapıyorduk... 2000 yılının 14 Kasım'ında da yürüyeceğiz iş olsun diye ve o yürüyüşü de aynı şiirle bitireceğiz, Nazım Hikmet'in 3 HAZİRAN 1963 şiiriyle...
Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm.

__________________
Heaven isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 16 Mart 2010, 13:01   #33
üye
Heaven - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 16 Ocak 2010
Nerden: İstanbuL
Mesajlar: 9.001
Tesekkür: 592
13.182
Tecrübe Puanı: 1332
Heaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond repute
Standart

ORHAN VELİ'NİN BESTELENMİŞ ŞİİRLERİ
1 - Anlatamıyorum - 21. Peron
2 - Anlatamıyorum - Alpay
3 - Anlatamıyorum - Hümeyra
4 - Anlatamıyorum - Kerem Güney
5 - Anlatamıyorum - Mine Koşan
6 - Anlatamıyorum - Orhan Hançerlioğlu (şiir)
7 - Ayrılış - Ezginin Günlüğü
8 - Bedava Yaşıyoruz - Cem Karaca
9 - Bedava Yaşıyoruz - Özdemir Erdoğan
10 - Bir Garip Orhan Veli - Ahmet Özhan
11 - Birdenbire - 21. Peron
12 - Birdenbire - Işığın Yansıması
13 - Dalgacı Mahmut - Yeni Türkü
14 - Dedikodu - Levent Yüksel
15 - Değil miydik? - Tını (Feridun Düzağaç)
16 - Derdim Başka - Ömer Özgeç
17 - Gelirli şiir - Edip Akbayram
18 - Gün Olur - Işığın Yansıması
19 - Harbe Giden Sarı Saçlı Çocuk - Murat Özyüksel
20 - Hürriyete Doğru - Ezginin Günlüğü
21 - Hürriyete Doğru - Timur Selçuk
22 - İstanbul Türküsü - Serap Mutlu Akbulut
23 - İstanbul Türküsü - Fikret Erkaya
24 - İstanbul'u Dinliyorum - Cem Karaca
25 - İstanbul'u Dinliyorum - Zülfü Livaneli
26 - Kitabe-i Seng-i Mezar - Ömer Özgeç
27 - Pireli Şiir - Timur Selçuk (LP)
28 - Pireli Şiir - Timur Selçuk (45'lik plak)
29 - Pireli Şiir - Ruhi Su
30 - Vesikalı Yarim - Edip Akbayram
__________________
Heaven isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 16 Mart 2010, 13:05   #34
üye
Heaven - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 16 Ocak 2010
Nerden: İstanbuL
Mesajlar: 9.001
Tesekkür: 592
13.182
Tecrübe Puanı: 1332
Heaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond repute
Standart

YAŞ OTUZ ALTI YOLUN SONU
1659 yılında, Londra'da doğan Henry Purcell'in klasik batı müziğinin ilk büyük ustaları arasında saygın bir yeri vardır. Çok genç yaşta Krallık Kilisesi'nin müzikçileri arasına katılmış, kısa sürede önce kral orkestrasının besteciliğine, sonra da Westminster Kilisesi baş orgculuğuna getirilmiştir. Beş yüzden fazla yapıtını otuz altı yıllık ömrüne sığdıran Purcell, sık sık Mozart'la karşılaştırılmıştır. Ne ikisinin de üstün yaradılışlı birer çocuk olmaları, ne de hepsi birbirinden önemli beş yüzü aşkın beste yapmaları değil, ikisinin de topu topu otuz altışar yıl yaşamış olmalarıdır onları yazımıza konuk eden neden...
Yazımızın diğer konuk çiftinden Norma Jean Baker, 1926 yılında doğmuştur. Amerikalı bu sinema oyuncusunun bilinen adının Marilyn Monroe olması da bu yazı için önemli değildir. Gerçek kişiliğiyle yarattığı seksi kadın imajı arasındaki fark nedeniyle, gittikçe sinirli ve hasta bir yapıya sahip olan Monroe, otuz altı yaşındayken intihar etmiştir.
Bu çiftin diğer ünlü kadını, birkaç yıl önce bir trafik kazasında ölen Prenses Diana'dır. Ve O'nu da "otuz altı yaşında ölmüştür" diyerek yazıma konuk ediyorum.
1884-1920 yılları arasında yaşayan hikayeci, Ömer Seyfettin'dir. O'ndan bir yaş küçük olmasına karşılık bir yıl daha yaşamış ve O'nun gibi 36 yaşında ölmüş bir diğer yazar da Şahabettin Süleyman'dır.
Otuz altı yaşında ölen ve yanına da meslektaşını aradığım kişi şair Orhan Veli'dir. 10 Kasım 1950'de Ankara'daki bir belediye çukuruna düşen Orhan Veli bu olayı önemsemez ve İstanbul'a döner. Bir kaç gün sonra, 14 Kasım Salı günü, bir arkadaşının evinde öğle yemeği sırasında fenalaşır. Hastaneye kaldırılır. Alkol zehirlenmesi teşhisini koyan doktorlar, bu doğrultuda tedavi uygularlar. Ancak saat 20.00'da komaya giren Orhan Veli, bütün çaba ve yanlış tedaviler sonucu saat 23.20'de, Cerrahpaşa'da ....................
Ölümünün nedeni, 15 Kasım 1950 Çarşamba günü çıkan akşam gazetelerinde "alkol yüzünden zehirlendi" olarak duyurulur. Ankara ve İstanbul radyolarının yanı sıra, Roma, Paris BBC ve Amerikanın Sesi radyoları da aynı anda tüm dünyaya duyururlar.
Oktay Akbal da bu haberi radyodan öğrendiğini söyler ki bakın kim duyurmuştur:
"Orhan Veli'nin ölümünü 14 Kasım 1950 akşamı Ankara Radyo'sundan, Dranas'ın ağzından duymuştum. O gün İstanbul'da ölmüş, Dranas da konuşmasında bunu hemen dinleyicilerine bildirmişti."
16 Kasım günü Sanat Dostları Cemiyeti tarafından yüzünün mulajı (kalıbı) alınır, ardından otopsi yapılır. İşte asıl ölüm nedeni o zaman anlaşılır: Beyin kanaması...
17 Kasım'da cenazesinin kaldırılacağı Beyazıt Camii'nin önündeki kahveler saat 11.00'de dolmuş, saat 12.00'de ise kalabalık öbek öbek toplanmaya başlamıştır. Kimler yoktur ki cenaze töreninde...
Cuma namazından sonra kılınır cenaze namazı, ardından Divanyolu'ndan Gazeteciler Cemiyeti'nin önüne getirilir. Cemiyetin bayrağı yarıya çekilmiştir. Birkaç dakikalık duraklama, yazıcı esnafının son selamıdır. Cenaze Sirkeci'ye kadar eller üzerinde taşınırken, bütün arabalar durup yol verir. Kimi sorar:
- Kim bu?
- Bir şair!...
Bir Mehmetçik 'rap' diye selam durur.
Bütün kitapçılar kepenk kapatır. Bu, şaire son hürmettir. Rumelihisarı'na doğru yol alan cenazenin en önünde 'Yaprak' dergisinin çelengi ve arkada diğer çelenkler vardır. Bunlardan biri, Editörler Cemiyeti'nin çelengi dikkat çeker; çünkü 'Editerler' diye yazılmıştır...
Urumelihisarı'na oturmuşum;
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum:
mısraları vasiyet kabul edilerek Aşiyan Mezarlığı'na, güzel bir havada, samimi bir sevgi ile..........
Ölümünden sonra Kaynak ve Varlık dergileri tarafından "Orhan Veli'nin mezarı" için bir kampanya başlatılır. Kaynak dergisi 25 kuruş iken, bu çağrıya para gönderenlerin bir kısmı ve bağışları şöyledir: Suat Taşer (5TL), İbrahim Cücenoğlu (5TL), Kemal Özgür (5TL), M. Surullah Arısoy (5TL), Osman Atilla (5TL), A. Tufan Şentürk (5TL), Mehmet Haşmet (5TL), Zihni Hazinedaroğlu (5TL), Nihat Kuşlu (2.5TL), Rıza R. Öztoprak (2.5TL), Asım Saraç (2.5TL), Hale Eroğlu (2.5TL), Cenap Şahabettin Gedikoğlu (2.5TL), Kemal Çal (2.5TL), Ayhan Hünalp (1TL), Mehmet Batar (1TL), Cahit Tuncer (1TL)....
Abidin Dino hayatının en acı verici projesini hazırlar; bir mezar projesini. Toplanan paralarla; Mimar Nevzat Kemal'in uyguladığı bu projenin üzerine Profesör Emin Barın da şu satırları yazar:
ORHAN VELİ
1914 - 1950
Orhan Veli'nin yanına Sunay Akın ya da Akgün Akova'nın isimlerini yazmaktan korktum hep. Neyse ki ikisi de 36 yaşlarını devirdiler... Fatin Hazinedar ise otuz altı yaşına bastığı zaman içinden "Hadi hayırlısı bakalım" demiş, bir seneyi nefesini tutarak geçirmiştir...
Üçüne de nice mutlu yıllar dilerken, otuz altı yaşımı merakla bekliyorum...
Genç bir şair
Dizelerinin üstüne çıkıp
Kendini asarken bir otel odasında
Göğüslerinde Orhan Veli damgalı
Onlarca bebek dünyaya gelir
Zeynep Kamil'de
Doktorların beyaz elleri arasında
(Fatin Hazinedar)
__________________
Heaven isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 16 Mart 2010, 13:07   #35
üye
Heaven - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 16 Ocak 2010
Nerden: İstanbuL
Mesajlar: 9.001
Tesekkür: 592
13.182
Tecrübe Puanı: 1332
Heaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond repute
Standart

BİR ŞAİR BİR ÇOCUK

Son zamanlarda birbirinden ilginç haberler okuyorum gazetelerde. Bugün de bunlardan birisi ilişti gözüme. Olay Almanya'nın Ingelstadt kentinde gerçekleşiyor. Bir alış veriş merkezinde görevliler, altı yaşındaki çocuğun oyuncak reyonunda olduğunu görmeden mağazayı kapatıp giderler. Loretta adlı afacan kız, hiç panik yapmadan önce bir dondurma yer, ardından salamlı ekmek atıştırır. Kapıları açmayı denese de başaramaz ama, ışıkları açar. Devriye gezen bir polis ekibi bu ışıkları görünce cam kapıdan içeriyi inceler. Çocuğun içeride hapis olduğunu görünce mağaza yöneticisini ararlar ve afacan kızın bu ilginç macerası sona erer.
Böylece altı yaşındaki bu çocuk gazetelere manşet olur, tıpkı Ataol Behramoğlu'nun Ağıt şiirine konu olan yaşıtı Ali gibi:
Simit satıcısı altı yaşındaki Ali
Büyüyüp film artisti olmayı düşlerdi
Zabıtadan kaçarken çiğnendi Mersedese
Renkli gazetelerde cesedi sergilendi
Gazete okumayı bitirdikten sonra işe gitmek üzere hızla hazırlandım. Sokakta bir kamyon dolusu eşya vardı, demek birileri yandaki evi kiralamıştı. Kapının önünde durup sokağa göz atınca, sokağın çocuklarını gördüm. Sokağın okulda olmayan tüm çocukları sokaktaydı. Gruptan ayrı ve tanımadığım bir çocuksa kenarda oturmuş onları seyrediyordu. Yeni komşunun çocuğu olmalıydı bu ama, Oktay Rifat'ın Çocuk şiirinden fırlamış gibiydi:
Hamsi gibi kaldı
Çocukların arasında
Küçük ve yabancı
Kara kara düşünüyor
Fatih İstanbul'u kaçta aldı?
Oturduğu yerden hızla kalkan çocuk, eşya taşıyan ve babası olduğunu tahmin ettiğim adamın yanına giderek bir şey sordu. Belki de Fatih'in İstanbul'u kaçta aldığını. Taşınmanın yorgunluğundan olsa gerek, babası onu tersledi. Gidip Halim Şefik'in Çocuk adlı şiirini okumalıydım babaya ama, yeterince oyalanmıştım ve otobüs durağına doğru yol almaya başlarken, şiiri kendi kendime okudum:
Kalkınmada ilk şart eğitim
Eğitim kitapla olur
Çocuk hepimizin akıllısı
Siz okursanız o da okur.
Bu arada durağa varmıştım. Geç kaldığım için Kadıköy otobüsünü beklemeden, aktarmayla gitmek üzere herhangi bir köprü otobüsüne bindim. Köprü çıkışındaki durakta iner inmez, arkalardaki ağlayan bir çocuk gözüme çalındı. Bu çocuk da Can Yücel'in Şair Be! dediği çocuk olmalıydı:
Köprünün Beylerbeyi kavşağında,
Assubay Durağı'nda indim otobüsten
İlerde siyah önlüklü bir çocuk
Yanaştım, parmaklığa çökmüş ağlıyor...
Yaraşır mı ağlamak? dedim
Delikanlı adamsın sen!..
Sen, dedi gözlerini yumruğuyla silip
Tükenmez kalamini kaybetsen ağlamaz mısın?
Can Yücel gibi cesur olup soramadım çocuğa derdini, Kadıköy otobüsü de gelmişti zaten, hemen bindim. Otobüs birkaç yüz metre ya gitmiş ya gitmemişti ki yolun kenarında çiçek toplayan çingeneleri ve koyun otlatan küçük çobanı gördüm. Aşağı yukarı on üç yaşlarındaydı, ismi de Ali olmalıydı ama, bu Ataol Behramoğlu'nun Ali'si değil, Nazım Hikmet'in Ali'siydi.
Ali selam eder
Ali on üç yaşında
dağbaşında davar güder
sürü önde
Ali yalınayak arkada gider
Ali'nin gözleri karakehribar
On üç yaşındaki çoban Ali'yi geride bırakmama neden olan otobüs beni bir başka çocuğa taşıdı. Kapıağzı Durağı'nda inince hemen karşıdaki Karacaahmet Mezarlığı'ndaki küçük bir kız çocuğuna... Bu da olsa olsa Baki Süha Ediboğlu'nun Mezarlık şiirindeki kızdı:
Dün akşam gün batmadan
Yaşlı ölülerin arasına
Bir misafir geldi
çocuk bahçesinde kovası kalmış.
Kumların üstünde küçük küreği.
Besbelli çok yorgun, hemen uyudu.
Doğruldu yerinden yaşlı bir ölü
Örtüsünü örttü:
Mademki burada annesi yok,
bu küçük kız bize emanet.
İleride yatan başka bir ölü
Yavaşça seslendi:
Başındaki kurdeleyi çözüp katlayın
Ütüsü bozulmasın
Mezarlıktaki çocuk, her çocuk gibi, o kadar masum görünüyordu ki ister istemez ona Özdemir Asaf'ın Çocuklara şiirinin mısralarını mırıldandım:
Yalan bile söylerken
Prensibim doğruluk
İsterim ki ben
Sen de öyle kal çocuk
Geç kaldığımı bilsem de okunan öğlen ezanı benim çok geç kaldığımı vurguluyordu ama, ezanda da bir gariplik vardı. Kafamı kaldırıp Karacaahmet Camisi'ne baktığımda, Sunay Akın'ın Minare şiirinin de yardımıyla bu garipliğin nedenini anladım:
Top oynayan arkadaşlarını
minareden gördüğü
için acelecidir
ezan okuyan
çocuğun sesi
Minareyi de ezan okuyan çocuğu da geride bırakarak sonunda işyerime ulaştım. Fakat çok geç kaldığım için artık işsizdim. İşim yoktu ama, bol bol vaktim vardı ve Kadıköy'e doğru yürümeye başladım. Bir ilkokulun önünden geçerken çocukların çığlıklarını duydum. Sınıfın penceresinden görebildiğim kadarıyla olay tam Jacques Prevert'likti. Sanki Prevert, Yumurcak şiirini yazmadan önce benim gördüklerimi görmüştü:
Kafasıyla evet diyor
Yüreğiyle hayır.
Sevdiğine evet diyor
Öğretmene hayır.
Sözlüye kalkmış
Soru üstüne soru
Şunu yaz bunu çiz
Derken bir gülmedir alıyor çocuğu
Delice bir gülme
Ve siliveriyor her şeyi
Sayıları sözleri
Adları tarihleri
Tümceleri tuzakları
Öğretmen tepine dursun
Çığlıkları ortasında mucize çocukların
Renk renk bütün tebeşirlerle
Belalı kara tahta üstüne
Resmini çiziyor mutluluğun.
Sözlüye kalkmış çocuğun, mutluluğun resmini çizmeye başlamasından önce, sınıfından kaçan arkadaşı okulun duvarından atlıyordu. Halbuki bilse şu an neler kaçırıyordu! Bu çocuk da Orhan Veli'nin Fena Çocuk'u idi:
Mektepten kaçıyorsun,
Kuş tutuyorsun,
Fena çocuklarla konuşuyorsun,
Duvarlara fena resimler yapıyorsun;
Bir şey değil,
Beni de baştan çıkaracaksın.
Sen ne fena çocuksun!
Fena çocuk önde,ben arkada yürümeye başladık. Kadıköy'e yaklaştığımızda da yollarımız ayrıldı. Ben sahile doğru yöneldim, karakola yaklaşmıştım ki iki polisin, iki koskoca polisin bir çocuğu sürüklediğini gördüm. Aklıma Kızılderili'lerde Karael ya da Karaayak isimlerinin olmasına rağmen, Karakol isminin olmayışı takıldı. Polisin bağırışı, düşüncelerimi bile kaçırdı benden: "Utanmıyor musun bu yaşta arabalardan teyp çalmaya?" Teyp çalmanın yaşı mı olurmuş diye düşüncelere dalmamı da çocuk engelledi; Akgün Akova'ya "Sansürttürme Şair Abüüü" diye seslenerek:
kimse gel otur demedi bana
hep git, hep defol
Hep öfff kim bu serseri
hep çalış dediler hiç iş
hep öğüt verdiler hiç us
hep yıkan dediler hiç su
bi' kar karambol kış günü
iki tavuskuşunun katline ferman yazıp aç midemle
Gülhane Parkı'nda pişirip yediğimden
fişlediler karakol karakol
....
"bu gece bi' Mercedes teybi nasip eyle şair abüü
aynasızların eline düşürme
karakolda öttürme
dişlerimi avcuma döktürtme şair abüü
bu şiiri gözün gibi koru
İzmarit parıltısı
kimselere sansürttürme şair abüü
Simit satıcısı altı yaşındaki Ali'yi çiğneyen Mersedes'in teybini nasip eylemek istedim O'na. Tam o anda omzuma bir el dokundu. Geri döndüm, eski bir dostumdu. Artık işsiz olduğumu söyledim, meğer O'nun da morali bozukmuş. Bundan sonra Sabahattin Kudret Aksal'ın Hikaye-i Sevda'da anlattıklarını çoğul olarak gerçekleştirdik.
Doğru bir içkili lokantaya girdim
Bir derken bir ikinciyi çektim
İkinci derken üçüncüyü
Üçüncüyü dördüncü kovaladı
Birçok şeyleri güzel gördüm
Olmayacak nice işin
Olacağına inandım
Hiç yapmadığım bir işi yaptım
Türkü mırıldandım
Sonunu getiremedim ama
Sonunu getiremediğimiz türküler mırıldanmaktansa O'na bugün gördüklerimi anlattım. Meğer benimle karşılaşmadan önce, üç sokak çocuğunun kavgasına şahit olmuş. Ama ne kavga! Kavga etmiyor, sanki oyun oynuyorlarmış. Ben de Şeref Özsoy'un Kavga şiirini okudum:
Sokak çocuğu bile olsalar
Kızdıklarında,
Kavga ederken
Birbirlerine
Çay tabağı atarlar...
Önce güldü, ardından yavaş yavaş sarhoş olduğumu iddia etti. Bunu nereden çıkardığını sorunca, garson çocuğu göstererek; "Bak, şu an yanı başımızdaki çocuğu görmüyorsun" dedi. Gülme sırası bendeydi. "Görmez olur muyum hiç, dedim. Görmez olur muyum. O, Sait Faik'in Pazar Günleri gördüğü çocuktur:
Pazar günleri, bira içerim
Turb ve şamfıstık ile
Küçük bir çocuk
Bana hizmet eder
On kuruş bahşiş mukabilinde
Halbuki ben onun
Babası olmak isterim"
Pes etmek zorunda kaldı. Bir süre sonra da evlerimize gitmek üzere ayrıldık. İçkiyi biraz fazla kaçırdığım için yolda etrafımla ilgilenemiyordum. Zaten son otobüsü de ucu ucuna yakalamıştım. Eve geldiğimde biraz da olsa ayılmıştım ama, yine de gaipten sesler duyuyordum. Biraz daha dikkatli dinleyince, Orhon Murat Arıburnu'nun Çocuk adlı şiiriyle bana seslendiğini anladım:
Bir çocuk ağlıyorsa
Asya'da
Afrika'da
Dünyada
O ÇOCUK BİZİMDİR

Ağlayan çocuk gülüyorsa
Asya'da
Afrika'da
Dünyada
O ÇOCUK HEPİMİZİNDİR.
__________________
Heaven isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 16 Mart 2010, 13:08   #36
üye
Heaven - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 16 Ocak 2010
Nerden: İstanbuL
Mesajlar: 9.001
Tesekkür: 592
13.182
Tecrübe Puanı: 1332
Heaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond repute
Standart

YAPRAK DÖKÜMÜ (1)

Yıl 1962, yer İstanbul'da Galata Kulesi'nin çevresindeki sokaklardan biri. Fransız diplomat Louis de Chenier ve Yunanlı bir annenin çocukları dünyaya gelir. Ünlü Fransız şair Andre Chenier. 1767'de annesiyle birlikte Fransa'ya yerleşen ama, Fransız Devrimi'nin pençesinden kurtulamayan şair, 7 mart 1794'te tutuklanır. Saint - Lazare zindanında diğer tutuklular savunmalarını yazarken, O avluya çıkabildiği zamanlarda topladığı kurumuş yapraklara şiir yazar ve bu yaprakları kirli çamaşırlarıyla dışarıya gönderir. Sıra mahkeme gününe gelip yargıç önüne çıkarıldığı zaman, savunmasını yazmadığını söyler. Ölüm cezasına çarptırılır. Halbuki savunmasını yazanlar serbest bırakılmıştır. Robespierre'nin düşmesine iki gün kala idam edilir. Kimi kaynaklara göre asıldı, kimi kaynaklara göre başı giyotinle kesildi. İdam edilmeden önce başını iki elinin arasına alan şair: "Yazık, bu kafanın içinde daha çok şey vardı" der. Tarih, 25 Temmuz 1794'tür. (2)
Ah ölüm uykusuyla kapanacak gözlerim!
Gideceğim bir anda
Yazacağım son şiirlerimdir bunlar benim,
Dört duvar arasında
Tutuklu olduğu sıralarda yapraklara yazıp, iç çamaşırlarıyla dışarı kaçırdığı Iambes (Manzum Yergiler) adlı şiirinde böyle diyor Andre Chenier. (3)
Özellikle 18. yüzyılda yaşayan bir Fransız şair olması ve bu şiiri yapraklara yazması, bir anda Orhan Veli'yi getirdi aklıma, daha doğrusu Orhan Veli'nin çıkardığı Yaprak'ı. "Acaba, dedim, acaba olabilir mi?" Neden olmasındı. "Derginin adının neden Yaprak'tı?" sorusunun cevabını aradım, Andre Chenier'in yapraklarını öğrendikten sonra. Bulunca da yanıldığımı öğrenmiş oldum. Yine de güzel bir benzetme olmuştu benim için. İşin aslını Melih Cevdet Anday'ın bir yazısından öğreniyoruz: "Derginin tek bir sayfa olması önerisi, demek ki adı, Sabahattin Eyuboğlu'ndan geldi. Eğer biz 15 günde bir gönlümüzce tek bir yaprak çıkarabilirsek daha ne isterdik... Çoğu değil, özü amaçladık. Yazılarımızı kısa tutmaya değil, söyleyeceklerimizi uzatmamaya dikkat ettik..." (4) Mahmut Dikerdem, biraz da parasal nedenlerle bu fikrin kabul edildiğini ekliyor.
İsmini bile öğrenemediğim ünlü (!) bir frenk, arkadaşına yazdığı mektubu şu notla bitirir: "Kusura bakma, vaktim olsaydı daha kısa yazardım." (5) Sanırım Melih Cevdet'in söylediklerine bunu da ekleyebiliriz.
Yaprak Dökümü'ne geçersek; Orhan Veli'nin 28 sayılık (Son Yaprak ile 29) Yaprak'ından sonra, Mayıs 1954'de Nedret Gürcan'ın yayımladığı aylık şiir dergisi Şairler Yaprağı 34 sayı yayımlanmış. Almanya'da, Stutgart Türk Öğrenci Birliği'nin yayın organı olarak senede iki sayıdan (her sömestre bir sayı) toplam 17 (18 de olabilir) sayı çıkan Yaprak var. Daha sonra Mayıs 1962'de yani Yaprak'tan 12 yıl sonra Mes'ut Yaşar Tunçsiper'in sorumluluğunda yayımlanan, 14 sayısını bulabildiğim Yaprak, Mayıs 1963'e kadar yayımlanabilmiş. 21.07.1964 tarihinde Orhan Tezcan'ın sorumluluğundaki dergi Yapraklar adıyla yayımlanmış ama, yayın hayatını pek fazla sürdürememiş o da ve 9. sayıdan, yani 30 Mart 1965'ten sonra yayımlanamamıştır. Aradan 24 yıl geçer ve bu sefer Sunay Akın, Akgün Akova ve Ramazan Üren Yeni Yaprak adıyla bir dergi çıkarmaya girişirler. Bu derginin yayın hayatı da 16 sayıdır. Sonuçta Orhan Veli'den sonraki 5. yaprak da tarihe karışır. Ama, Yaprak Dökümü bitmez. Ağustos 1995 - Ocak 1997 tarihleri arasında 19 sayı yayımlanan Bir Gıdım Yaprak'ın (A Piece of Leaf), bu dergiler arasında bambaşka bir yeri vardır. Çünkü, Ali Sarıkaya tarafından Amerika'da yayımlanmıştır.
Bu dergileri daha detaylı olarak tanıtmadan önce bir başka Yaprak'tan daha bahsetmek istiyorum. Mayıs 1911 yılında, 15 günde bir İstanbul'da yayımlanan Yaprak isimli "edebi, içtimai, felsefi" bir dergi daha bulunmaktadır. Ömer Lütfü'nün yayımladığı bu dergi ancak 3 sayı çıkmıştır. Orhan Veli'den önce ve eski Türkçe olarak yayımlandığı için incelemeye almadım. (6)
YAPRAK (01.01.1949)
Bu derginin yayımlanma fikri, ilk olarak 1948 yılının sonlarında Mahmut Dikerdem'in evinde yapılan bir arkadaş toplantısı sırasında doğdu. İlk sayı ise 1 Ocak 1949'da Ankara'da yayımlandı. Her ayın birinde ve on beşinde çıkması planlanmıştır ve ilk 12 sayı bu şekilde aralıksız yayımlanır ama, 15 Haziran 1949'dan 1 Kasım 1949'a dek yaz tatili nedeniyle ara verilir. Bundan sonra 1 Haziran 1950 tarihli 28. sayıya kadar da yine düzenli olarak yayımlanır. Derginin üzerinde Orhan Veli'nin sıfatı "Sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden" olarak yazılıdır.
Derginin aslında bir fikir dergisi olması düşünülmüşse bile, bu şekilde fazla bir kitleye ulaşamayacaklarına inanılmış ve edebiyatla dergiyi okutmak, yaygınlaştırmak amaçlanmıştır. (7)
Derginin ilk sayısının masrafları Mahmut Dikerdem tarafından karşılanmış. Necati Cumalı, Mahmut Dikerdem'in kendisine verdiği 500 lira (derginin 15 kuruştan satıldığı göz önüne alınırsa, miktarın büyüklüğü daha rahat anlaşılır) ile ilgili bir anısını şöyle anlatıyor:
"500 lirayı aldıktan sonra Mehmet Sarıgül, Orhan Veli ve ben at yarışlarına gittik. Mehmet at sevgisine kumar karıştırmaz, oynamazdı. Oysa atların durumunu herkesten iyi bilirdi. Mehmet söylüyordu, Orhan ile ben olanaklarımız ölçüsünde oynuyorduk. Sıra Arapların koşusuna geldi. Ünlü Haydar koşuyordu. Geçilmesi olanaksız bir attı. Saat cebimi tuttum, Orhan'a takıldım.
-Haydar'a 100 ganyan, 100 plase oynayalım mı?
İkisi de hiç düşünme dediler. Oynamadık. Oynasak 20 lira kazanacaktık. Kötü para değildi. Yine de oynamadığımıza pişman değildik. Yaprak'ın parasına dokunmadığımız için ayrı bir yürek rahatlığı duyuyorduk." (8)
Dergi daha sonra, estek köstek kendini idare etse bile, bir ara Orhan Veli dergiyi çıkarmak için paltosunu satar ve kışın ortasında ceketle dolaşır. Böylece iki sayı çıkarılabilir. Son sayıyı çıkarabilmek için başka şeyleri satar Orhan Veli: Abidin Dino'nun kendisine hediye ettiği resimleri. Abidin Dino, Orhan Veli'nin kendisini ziyarete geldiği bir günkü olayı şöyle anlatıyor:
"Yüzü bir karış, upuzun bembeyaz. Dilinin altında bir şeyler vardı besbelli, bir süre şişe açma aleti gibi kıvrılıp kalmış, sonunda ağzındaki baklayı çıkarmıştı.Ona hediye ettiğim resimler vardı ya onları satabilir miydi? 'Son sayıyı çıkarmak için başka çare kalmadı' demişti, boğuk bir sesle ve müthiş utanarak. Ne demekti, daha kaç tane resim isterse vermeye hazırdım, yeter ki alıcı bulunsun! Biraz neşelendi ama, alt tarafı Yaprak dergisinin cenazesine bir çelenk hazırlıyorduk." (9)
İlk sayı, meşhur Alış-Veriş şiir ile başlar. Sabahattin Eyuboğlu'nun
Edebiyat verir yalın söz alırız
Şarkı verir türkü alırız
mısralarına herkes bir şeyler ekler. "Meta verir fizik alırız" mısrasını Nusret Hızır; "Salon verir sokak alırız" mısrasını Mahmut Dikerdem söyler. (7) (Bütün şiiri Sabahattin Eyuboğlu'nun yazdığı da söylenmektedir.) Bunun dışında bu sayıda Orhan Kemal'in İstasyonda adlı öyküsü, Oktay Rifat'ın Kervan isimli şiiri, Jean Cocteau'dan Sınama, Sabahattin Eyuboğlu'nun Üç Yol adlı yazıları vardır. Ayrıca Erol Güney'in hazırladığı Batıdan Haber ve Melih Cevdet'in hazırladığı Amerikalı Zenci Şairlerden Örnekler birkaç sayı sürer. Mahmut Dikerdem, M. Fırtınalı takma adıyla genelde politik yazılar yazar. (Mahmut Dikerdem o sıralarda Dışişleri Bakanlığı'nda devlet memuru idi ve devlet memurlarının herhangi bir yerde yazmaları yasaktı.) 11. sayıdan sonra bu yazıları Yaprak imzasıyla yazmaya başlar. Çünkü resmi makamlar şüphelenerek Orhan Veli ve Erol Güney'e baskı yapmaya başlamışlardı.
Derginin tek sayfa olması bile çeşitliliğini azaltmıyordu. Pek çok köşe vardı. Örneğin; 'Her Sayıda Bir Kelime.' Son zamanlarda yazı ve konuşmalarda en çok geçen kelimelerden birinin kısa açıklamasının yer aldığı bu köşede idealizm, hümanizma, demagoji kelimeleri açıklanır. Ayrıca yeni çıkan kitaplar tanıtılır, diğer dergilerin son sayılarına yer verilir.
Yaprak'ın 28 sayılık serüveni boyunca pek çok şiir ve yazı yayımlandı. Orhan Veli, Oktay Rifat, Sait Faik, Necati Cumalı, Ahmet Muhip Dranas, Langston Hughes, Sabahattin Eyuboğlu, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Sıtkı Tarancı, La Fontaine, Ceyhun Atuf Kansu, Metin Eloğlu, Erol Güney, Walt Whitman, Cevdet Kudret Solok, Orhan Kemal, Ziya Osman Saba, Jacques Prevert, Melih Cevdet Anday, Mehmet Emin Yurdakul yazı, şiir, hikaye veya çevirileriyle yer aldıkları gibi; Abidin Dino ve Bedri Rahmi Eyuboğlu resim ve desenleriyle katkıda bulundular. Ama bu isimlerin dışında yardım edenler de vardı. Örneğin evli olanların eşleri de bir yandan abonelere gönderilecek dergileri hazırlamaktaydılar.
Yaprak 01.06.1950 tarihinde 28. sayıdan sonra kapanır. Tabii ki siyasi baskılar da vardır işin içinde. Bu olay en çok Orhan Veli'yi etkiler. Çünkü kendisini dergiyle bütünleştirmiştir. Meyhaneden çıkmaz olur. Taa ki...
Bir süre sonra bembeyaz bir Yaprak çıkarmayı düşünürler. Bu sayı sadece abonelere gönderilecektir. Amaç olan bitene bu şekilde cevap vermek, protesto etmektir. Ne yazık ki perişanlık ve dağınıklık içerisinde bu düşünce de gerçekleştirilemez.
Orhan Veli'nin ölümünden sonra işler değişir. Sabahattin Eyuboğlu, Mahmut Dikerdem'e yazdığı mektupta şunları söyler:
"El alem Orhan'ın şiirini nihayet anlamaya çalışırken, biz cesedini gömebilmek için akla karayı seçtik."
Bu kadar kederin arasında Sabahattin Eyuboğlu'nun aklına Orhan Veli özel sayısı olmak üzere son bir Yaprak çıkarmak gelir. Bunu da o mektupta Mahmut Dikerdem'e yazar. (10)

Ve 01.02.1951 tarihinde Orhan Veli özel sayısı yayımlanır. Adı Son Yaprak'tır. Meziyet Bölükbaşı yazı işlerini fiilen idare eder. Abidin Dino, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Cahit Sıtkı Tarancı ve Sabahattin Eyuboğlu'nun yazılarına Orhan Veli'nin öldüğünde cebinden çıkan Aşk Resmigeçidi isimli şiiri, eksik olmasına karşılık eklenir. Bir diş fırçasına sarılı bulunmuştur ve diş macunu lekeleri bazı erlerin okunmasını engeller.
Belki de tarihimizin en önemli edebiyat dergisi 28 sayı ile son bulur. Ama ölmez... Gerek kendinden sonra yayımlanan Yaprak ve Yaprak türevi isimlerle, gerekse anlatmaya çalıştıklarının anlaşılıp, yaygınlaşmasıyla yaşar. Zaten amaç da bu değil mi?... (11)
ŞAİRLER YAPRAĞI (1954)
Bu araştırmada en büyük haksızlık Şairler Yaprağı'na yapıldı. Tabii ki amaç bu değil ama, bütün aramalarıma karşılık sadece dört sayıyı bulabildim. Mayıs 1955 (13. Sayı), Şubat 1956 (20. Sayı) ve bir arada yayımlanan Mayıs - Haziran 1956 (23. ve 24. Sayılar). Bu sayıların satış bedelleri 25 kuruş.
Nedret Gürcan'ın sahibi olduğu ve yazı işlerini yürüttüğü Şairler Yaprağı, Dinar'da yayımlanmaktaydı. Logolarında "Türkiye'nin Tek Şiir Dergisi" olduklarını belirtseler de bu konuda yanılıyorlar. İlk sayısı 1 Ocak 1948'de çıkan Kaynak adlı bir şiir dergisi var ki Haziran 1956'ya kadar 113 sayı yayımlanmıştır. (Sahibi: Avni Dökmeci; Yazı İşleri Md.:Turhan Dökmeci) (12) Buna göre Şairler Yaprağı, 24.sayısına kadar Türkiye'nin tek şiir dergisi değildir.
Bu derginin 34 sayı yayımlandığını Orhan Albayrak'ın hazırladığı, Türkiye'de Gazeteler Ve Dergiler Sözlüğü'nden öğreniyoruz. Şairler Yaprağı'nın son sayısı (tahminen) Nisan 1957'de yayımlanmıştır. 20 sayfalık (16+4) bu dergide Garip hareketinin etkileri görülmektedir. Şiir dergisi olduğu için bu üç sayıda toplam 48 şairin ismine rastlanıyor. Bunlardan en fazla göze batan isim; Oktay Rifat'tır. Ayrıca; Sait Faik, A. Kadir, Attila İlhan, İlhan Berk, Salah Birsel, Tarık Dursun K., Özdemir Nutku, Abdullah Rıza Ergüven, Jülide G. Ergüven, R. Maria Rilke, Ümit Yaşar Oğuzcan, Ahmed Arif, Aşık Veysel Şatıroğlu, Esin Sakızlı, Nedret Gürcan, Mehmed Kemal, Türkan İldeniz, Mahmut Makal, Güner Sümer isimleri de bulunmakta.
Tabii ki şiirden başka, şiir üzerine eleştirel yazılar da bulunmakta Şairler Yaprağı'nda. Bir diğer özelliği de 13. sayıda belirtildiğine göre, dergiye ilk yılında okuyucularından1500 şiir gelmiş. Bu şiirlerden seçilen 15 şiir o sayıdan itibaren yayımlanır. Şubat 1956 tarihli 20. sayısında ise bir soruşturma yapılmış: "1955 yılında yayımlanmış en beğendiğiniz roman, hikaye ve şiir kitabı hangisidir?"
Yazık oldu Şairler Yapraği'na da... (13)
YAPRAK (1960)
Stutgart Türk Öğrenci Birliği'nin yayın organı olan bu derginin, 16. sayısına göre yazı kurulu: Celil Anadere, Ayşen Ener, Sümer İçsel, Faruk Kardıçalı, Sabahattin Yentür ve Yüksel Pazarkaya'dan oluşmaktadır. Dergi hakkındaki bilgileri de şahsen Yüksel Pazarkaya vermiştir.
"Toplam 17 ya da 18 sayı yayımlandı. Fotomekanik yöntemle çoğaltıyorduk. Öğrenci olduğumuz için her sömestre de bir sayı çıkarmayı uygun bulduk. Biz mezun olduktan sonra da derginin yayın hayatı sona erdi.
Orhan Veli'nin Yaprak dergisini düşünerek bu ismi verdik ve bunu da ilk sayıdaki bir yazıda belirttik. Türk makamlarınca 'zaten komünist bir derginin adını kullanıyorlar, ne bekleyebiliriz ki bu gençlerden?' eleştirisi (!) getirilse de Alman makamlarınca 'hiç değilse Almanca yazı yayımlıyorlar' diye desteklendik. Hatta, elinizdeki bu 16. sayının arka kapağında, Almanların resmi bir kuruluşunun (Des Instituts Für Auslandsbeziehungen) ilanı vardır.
Kısa sürede Almanya'daki öğrenciler arasında bilinen bir dergi oldu. Hatta bir süre sonra Türkiye'den de yazanlar oldu. Şimdi hatırlayabildiğim isimler: Oktay Akbal ve Nüvit Özdoğru'dur."
On altıncı sayının kapağını Metin Şahinoğlu, grafik tasarımını ise Tarhan Gürman yapar. Yazılarda: Dr. Hikmet Kıvılcımlı, İbrahim Güzelce (DİSK Genel Sekreteri ve Basın - İş Sendikası Genel Başkanı), Ergün Göknel, Şükrü Üstün, Mehmet Edeş; Sabahattin Yentür, Tanju Üner, Nadi Günday, İsmail Çöl, Yüksel Pazarkaya, Friedrich Kochwasser, Dr. Phil, R. W. Sauss imzaları varken; şiirlerde Ceyhun Atuf Kansu, Yüksel Pazarkaya, Barış Aksoy, Rıfat Adak, Şükrü Üstün, Ş. Avni Ölez ve Mehmet Meriç isimlerini görüyoruz.
YAPRAK (1962)
Yıl 1962, mayısın 15'i... İzmir'de Mes'ut Yaşar Tunçsiper'in sahibi ve yazı işleri müdürü olduğu Yaprak (idare Md.: Ersin Alakuş, İdare Memuru: Enver Güleç) on beş günde bir yayımlanmak üzere 30 kuruş fiyatla satılmaya başlanır. Dört sayfadır. Her ne kadar 15 günde yayımlanacaklarını duyursalar da 2. sayı 15 Haziran'da çıkar, daha sonra da bir türlü düzenli yayımlanamaz. Ta ki 15 Mart 1963'e kadar. Bu tarihte derginin boyutu küçültülür ve sayfa sayısı 20'ye çıkartılır. (Bundan önce 6 sayfa çıkan 9. sayı hariç hepsi 4 sayfadır.) Bu Yaprak "Seri - 2" olarak ve 15 günde bir düzenli olarak yayımlanır. 100 kuruştan satılır ama, ancak 5 sayı dayanabilir. Yaprak'lar içinde en çok değişime uğrayan budur. Logosunu üç kere, boyutunu ve fiyatını iki kere değiştirirler.
Mes'ut Yaşar Tunçsiper'in Batı Buhranı, Batı Buhranı Karşısında Batılılar, Batı Buhranının Öğrettikleri, Türk Edebiyatı Nerelere Gidiyor?, Her Yenilik Sanat Değildir, Yazı ve Konuşma Dilimiz Birbirinden Ayrılıyor adlı baş yazıları günümüzde de çokça söylenen, yazılan ve tartışılan konular olarak karşımıza çıkıyor. Çevirilere de yer veriliyor. Andre Maurois'in Hayalet adlı hikayesi; Uhland'ın, Gitanjali'nin, Chamisso'nun, Muhammed İkbal'in şiirleri Türkçe'ye çevrilmiş. Çeşitli sayılarda Mustafa Kemal Atatürk, Peyami Safa, Orhan Veli ve Mevlana ama bir yazıyla, ama sayının neredeyse tamamıyla anılmış. Sadece edebiyata değil, Klasik Türk Musikisine de yer verilmiş zaman zaman. Çeviri hikayelerinin dışında Türk yazarlarının hikayeleri de bulunuyor. Ersin Alakuş'tan İhtiyar Dostum, Yolcu ve Sen Geldin Ya!; Yılmaz Bozkurt'tan Bir Düşlük Beylik, Vehbi Cem Aşkun'dan Yol Arkadaşı, bu hikayelerden birkaçıdır. Şiir ise Yaprak'ta en çok yer alan unsur; en çok yer verilen şairler ise Işık Özmen, İbrahim Yurdören, Dilek Çatalkaya, Sevim Atilla ve Timuçin Ova olmuş.
Yapraklar içerisinde Orhan Veli'nin Yaprak'ına en uzak olanı budur. Ama esinlendikleri de bir gerçek. Her ne kadar bunu belirtmedilerse bile... (14)
YAPRAKLAR (1964)
1 Ağustos 1964'te, İstanbul Laleli'de, Orhan Tezcan'ın sahibi ve sorumlu yönetmeni olduğu aylık fikir ve sanat dergisi yayımlanır. Adı Yapraklar'dır. Adından da anlaşılacağı üzere sayfa adedi fazladır. 8 yaprak, yani 16 sayfadır. İlk sayı 100 kuruştan satılır ama, ikinci sayıda zamlanır ve son sayı olan 9. sayıya kadar da 125 kuruştan satılır.
Jean Paul Sartre'ın Yazmak Nedir? başlıklı yazısı, Adnan Benk'in çevirisiyle ilk sayıda yayımlanmaya başlar ve 6 sayı sürer. Bunun dışında Juan Goytiloso'dan Onat Kutlar'ın çevirisine, T.S.Eliot'tan Akşit Göktürk'ün çevirisine, Raymond Williams'dan Gürkal Ayral'ın çevirisine yer verilir. Hikayeler de vardır yine; J.D. Salinger'den Teknenin Orada (çev: R. Tomris), James Joyce'den Evelin (çev: Tektaş Ağaoğlu), Adnan Özyalçıner'den Asfalt, Ferit Edgü'den Devam bunkardan birkaçıdır. Eleştirilere yer verildiği gibi şiire de önem verilmiş. Sennur Sezer, Ülkü Tamer, Edip Cansever, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Arif Damar, Behçet Necatigil, Özkan Mert, Cevat Çapan (Philip Larkin, Lawrence Durrel ve Cesare Pavese çevirileriyle), Cemal Süreya (Guillaume Apollinaire ve Max Jacob'tan çevirileriyle), Adli Moran (Emily Dickinson çevirisiyle), Gürkal Ayral (Lord Lovel çevirisiyle) bu 9 sayıda yer alan şairlerdir.
1 Ağustos 1964 tarihli ilk sayıda Başlarken adlı yazıda "derginin her şeyden önce, düşün ve yazın alanında kaynaklar araştıran bir araç olması..." dileğinde bulunulmuş. Ama her yayının karşı karşıya bulunduğu maddi zorluklar nedeniyle, reklam almaya çalışmışlar. İlk sayıda ilan için; sütun santimi 10TL, arka kapak 750TL, arka iç kapak 500TL fiyat biçmişler. Bu rakamlara da 3. sayıda zam yaparlar. (Sütun santimi 15TL, tam sayfa ilanlar pazarlığa bağlıdır) İlk sekiz sayıda çok fazla reklam alamamışlarsa bile 9. sayının arka kapağına tam sayfa ilan almışlar ama, bir motor yağı reklamının yer aldığı bu 9. sayı, son sayı olmuştur. (15)
YENİ YAPRAK (1989)
Tüm Yaprak dergileri içerisinde önemli bir yeri vardır Yeni Yaprak'ın. Öncelikle Orhan Veli'nin Yaprak'ından tam kırk yıl sonra sahneye çıkıyor; daha sonra boyutu (sadece enlemesine kullanılmış ve ortadan ikiye katlanmış) ve logosu bile aynı. İlk sayı tıpkı Yaprak gibi Alış - Veriş şiiriyle başlıyor. Ayrıca Orhan Veli'nin İçerde şiiri de bulunuyor.
Yeni Yaprak'ın sahibi ve yazı işleri müdürü Ramazan Üren olarak görünse de Sunay Akın ve Akgün Akova'nın daha çok emeği geçer.
İlk sayı 300TL'den sayışa sunulur ama, yıl 1989'dur ve enflasyon büyüktür. Beşinci sayı 500TL olur.
İlk iki sayı 15 günde bir yayımlanır ama 3. sayıdan sonra ayda bir olmak üzere 16 sayı çıkartılabilir.
Yeni Yaprak'ın ilk sayısında 'Yaprak'a Zarar Verenler' adlı yazıda tırtıl şu şekilde tanımlanır: "Şiirlerini yayımlatmak için 'el-etek' öpenler. Ödül kapmak uğruna dergi kapılarında (Osmanlıvari 'el-pençe divan' duranlar. Ki bunlar sürüngenler sınıfından tırtıl hanesine girerler. Yaprak'a zarar verdiğiniz için 'zirai ilaçlama' yapmamız gerekecektir. Kusura bakmayınız efendim..."
Sunay Akın'ın; Orhan Veli'nin çocukluk arkadaşı Halim Şefik ile yaptığı röportaj; Atilla Birkiye'nin 'futbol (pardon) spor üzerine mizahi eleştiri'si; Parkan Özturan, Ramazan Üren ve Sunay Akın'ın şiirleri; Ramazan Üren'in Galata Köprüsü ile ilgili bir yazısı bulunuyor ilk sayıda. Daha sonraki sayılarda Recep Türüng, İsmet Zeki Eyüboğlu, Muzaffer Yazıcı imzaları görülür.
Her sayıda bir öykü bulunur Yeni Yaprak'ta. Osman Şahin ve Ülkü Uluırmak öykücülerden ikisidir.
Tan Oral'ın desen ve karikatürlerini görebildiğimiz Yeni Yaprak'ta çok özel şiirler bulunuyor. Örneğin; Ahmed Arif'in kitabına bile almadığı Tutuklu şiiri (1951 - Ankara Cezaevi), Cemal Süreya'nın Gözlerine Çektiğin (1961'de Paris'ten Muzaffer Buyrukçu'ya gönderdiği el yazısı ile), yine Cemal Süreya'nın Kısa, Cahit Külebi'nin Doğu (1977'de bir resmin üzerine yazılmış) Can Yücel'in Gece Yarısı Desen Şiiri (el yazısı ile) Orhan Veli'nin İlahi Kızılcık! ( Eren Eyuboğlu'nun 1946'da yaptığı karakalem Orhan Veli portresiyle birlikte) şiirleri bunlardan birkaçıdır. Ayrıca Sunay Akın, Akgün Akova, Refik Durbaş, Halim Şefik, Kemal Kale, Remzi Ören, Nazım Hikmet, Hüseyin Avni Dede, Ülkü Uluırmak, Özkan Mert, Seyfettin Başçılar, Egemen Berköz, Fikret Demirağ, Pirkko Melartı Yeni Yaprak'ın şairlerindendir...
Çıktığı günlerde vapurlarda, işporta tarak - cüzdan satar gibi satılmış bir dergidir Yeni Yaprak ve dördüncü sayıya yazdıklarını başarmış, yarını taşımışlardır: "Kağıt üzerindeki bu siyah karaltılar karınca değildir ama, karıncalar gibi hiç durmadan yarını taşımalı şiir..."
BİR GIDIM YAPRAK (1995)
Yaprak Dökümü'nün bir diğeri, New York'ta Ağustos 1995 - Ocak 1997 tarihleri arasında 19 sayı yayımlanan Bir Gıdım Yaprak (A Piece Of Leaf) ile gerçekleşir. Derginin hikayesini Ali Sarıkaya şöyle anlatıyor:
"Bir Gıdım Yaprak (A Piece Of Leaf) şiir ve edebiyat dergisi olarak 1 Ağustos 1995 tarihinde yayımına başladı. Şiire olan tutkum, büyük gereksinimim ve burada paylaşabileceğim ortamı yaratmak amacı ile yayım hayatına başlayan Bir Gıdım Yaprak'ta, Orhan Veli Kanık'ın 1949 - 1950 yıllarında çıkardığı gazeteyi örnek edinip, olabilirsek bir gıdımını oluşturmaya çalıştık. İlk iki sayı on beş gün arayla çıktı ve niyet de öyleydi. Fakat ekonomik problemlerden dolayı 3. sayıdan sonra ayda bir yayımını sürdürdü. (Not: Yeni Yaprak'ın da 3. sayıda aylık çıkmaya başladığını hatırlatırım.) Dergi ve dergi organizasyonları olarak yaptığımız müzik ve şiir sunumu gibi pek çok organizasyon da ücretsizdi.
İçerik tamamen özgür bir çizgide olup, genelde iki dil kullanıldı. Türkçe ve İngilizce. Ayrıca her sayıda bir başka dilde şiir yayımladık. Bütün şiirleri yazıldığı dile sadık kalarak, çeviri yapmadan kullandık. Türkçe ve İngilizce hariç Japonca, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Hintçe, Rusça, Korece lisanları kullanıldı. Amaç dünya dillerinin hepsinden bir örnek koymak. Bu şiirlerden bazılarını o ülke insanı tanıdıklarımdan aldım, bazılarını ise kitaplardan. Altıncı sayıya ek olarak, gerçek ağaç yaprağı üzerine Orhan Veli'nin 'evde bir insan daha var çok şükür' şiirini yazıp okuyuculara postaladım. Basım adedimiz 300 idi. Dergiyi kendi el yazımla yazıp, desenleme için değerli dostum ressam - heykeltıraş Ülkü Ünsoy'a teslim ediyordum. Desenleme direkt olarak orijinal üzerine yapıldıktan sonra, fotokopiyle çoğaltıyordum. Bu dergide adres etiketi hariç bilgisayar hiç kullanılmadı.
Böyle bir dergiyi çıkarma krizlerim ilk geldiği zamanlarda yanımda bir başka değerli dostum, şair Alp İçöz bulunuyordu. Bu dostum da derginin İngilizce editörlüğünü yaptı.
Bir Gıdım Yaprak, çoğunlukla benim kişisel ekonomik harcamalarımla basılıp gönderiliyordu. Okuyucularımızdan pul istiyorduk, fakat yeterli oranda akış gerçekleşmedi hiçbir zaman. Bazen de bir şiir dostum, fotokopi masraflarını üstleniyordu. Doküman olarak, yetkili devlet kuruluşlarında hiçbir şey bulunmadığından, şiir sever dostlarımın kütüphanelerini kullandım. Amerika'da yaşayan birçok şairden (ki bazılarının sadece adreslerini biliyorum) Seyfettin Başçılar ve Tahsin Yiğit kitaplarını gönderdi, destekte bulundular. Fakat Türkiye'den değerli üç dostum Hülya Yalçınkaya, Sezer Özşen ve Sadık Öztürk'ün müthiş destekleri oldu.
Sonuç olarak; bana gönderilen şiirler, pullar, kitaplar, mektuplar ve küçük çapta ekonomik yardımlar bu dergiyi çıkarmam, şiiri paylaşmam için en büyük sebep olmuştu. Tahminen yüzde 20 olan yabancı uyruklu okurlarımın yüzde oranını arttırmaya çalıştım hep ama...
Elbette ki tek amacımız var: Zengin olmak!"
__________________
Heaven isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 16 Mart 2010, 13:08   #37
üye
Heaven - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 16 Ocak 2010
Nerden: İstanbuL
Mesajlar: 9.001
Tesekkür: 592
13.182
Tecrübe Puanı: 1332
Heaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond repute
Standart

düzenSİZ YAPRAK
1 Ocak 1999 tarihinde, yani Yaprak'ın 50. yılında hazırladığım 'düzenSİZ YAPRAK' adlı dergi, Orhan Veli için yaptığım çalışmalardan biriydi. Öküz dergisinin 56. sayısında ek olarak verilen düzenSİZ YAPRAK'taki Marquis de Sade'ın Aşkın Suçları adlı kitabındaki şu alıntı önemliydi:
Yaprak'tan korkan ormanda gezintiye çıkmamalıdır.
Şiiri bir elmas olarak görmüyorum. Bu yüzden "Şiir kesinlikle bir elmas değildir. Elmasın kıratı arttıkça değeri artar; şiirinse kelimeleri azaldıkça..." dedim.
Yaprak'ın ilk sayısındaki Alış - Veriş şiirinin bir benzerini de ben topladım günümüz şairlerinden. İşte o çokça bahsedilen Alış - Veriş şiiri ve ondan elli yıl sonra yazılan Alış - Veriş şiiri...
ALIŞ-VERİŞ
Gül verir yonca alırız
Bülbül verir serçe alırız
Edebiyat verir yalınsöz alırız
Şarkı verir türkü alırız
Tekses verir çok ses alırız
Halı verir kilim alırız
Kara tahta verir hayat alırız
Diploma verir değer alırız
Lisan verir dil alırız
Tesbih verir pergel alırız
Hacıyağı verir zeytinyağı alırız
Meta verir fizik alırız
Turan verir memleket alırız
Hemşeri verir yurddaş alırız
Salon verir sokak alırız
Hazırlop verir alınteri alırız
Canan verir dost alırız
Gözyaşı verir ümit alırız
(1 Ocak 1949 - Yaprak)

ALIŞ-VERİŞ
Düzen verir yaşam alırız
Teşekkür verir bişey diğil alırız
Defter verir sayfa alırız
İsim verir nefes alırız
Titanik verir kağıt gemi alırız
Kürk manto verir fok balığı alırız
Hafta sonu tatili verir Cumartesi Annesi alırız
Mermi verir 0.5 uç alırız
Bal verir arı alırız
Karanlık verir ışık alırız
Toprak verir deniz alırız
Çanta verir file alırız
Duvar verir pencere alırız
Bin verir bir alırız
Ekmek verir kar alırız
Korsanını verir aslının azını alırız
Bizi verir sizi alırız
Gönülden verir gönüldense alırız
(1 Ocak 1999 - düzenSİZ YAPRAK)
Şiir olarak, Mehmet Selim'in Özel Bir İstek adlı şiiri; Alican Sekmeç tarafından Yunanca'ya, Aylin Çevik tarafından İngilizce'ye ve Yasemin Atmaca tarafından Almanca'ya çevrilerek yayımlandı. A. Yeşim Gül'ün Japon Efendisinin Gayesi adlı öyküsünün yanı sıra Orhan Veli'nin kız kardeşi olan Füruzan Yolyapan'la yapılan bir söyleşi vardı.
Arka sayfa Yaprak Dökümü'ne ayrılmıştı. Nazım Hikmet'in 6 Eylül 1961 tarihinde yazdığı aynı adlı şiiriyle başlayarak:
elli bin şiir roman falan okudum yaprak dökümünü anlatır.
elli bin filim falan seyrettim yaprakların dökümünü gösterir
elli bin kere gördüm yaprak dökümünü
...
ama yaprak dökümüne rastlamak yine de burar içimi
Çıkan bütün Yaprak dergileri hakkında küçük bilgiler sunarak, görüntülerini kullandığımız bu sayfayı Kamil Masaracı'nın bu karikatürü ile şenlendirmiş ve şu şiirleri de kullanmıştık:
Yaprak
Bütün yaprakların açarsa
Kork
Çünkü yalnızlığım ben
Çünkü yoksulluğum ben
Tepeden tırnağa
Oktay Rifat

Gönlümün İntiharı
Yaprak kokularında akşamı duyuyorum
ki beni yokluk denen yere yaklaştıracak.
Yaprak kokularında akşamı duyuyorum
ki alnımda sularda şarkılardan bir şafak.
Fazıl Hüsnü Dağlarca

Cazz - Cızz
Ayaklarım kırkayak
Dudaklarım yaprak yaprak
Ve tenim çırılçıplak,
Gözüme giren sokak lambasını
Tek kurşunla iptal ediyorum.
Can Yücel

Abvesidora
Evimizde
Yaprak döşeli döşeğimizde
Her şey başka güzeldir
Depremlerle yıkılmayız
Güneşler yakar da aldırmayız
Radoslav Zlatanoviç

Çeşme, Küçük Kız, Ozan ve Öbürleri
Üstümde üçbin yarak yüzbin ipek böceği
Dinle toprağa batık bir ören söylüyor
Üstümde üçbin yaprak yüzbin ipek böceği
Cemal Süreya
__________________
Heaven isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 16 Mart 2010, 13:09   #38
üye
Heaven - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 16 Ocak 2010
Nerden: İstanbuL
Mesajlar: 9.001
Tesekkür: 592
13.182
Tecrübe Puanı: 1332
Heaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond repute
Standart

ORHAN VELİ'DEN BEKLEDİĞİM MEKTUP
Orhan Veli'nin sık sık mektuplaştığı kişilerden birisi de Sait Faik'tir. İşte Sait Faik Müzesi'nin arşivindeki Orhan Veli mektuplarından biri:
"Ankara, 29.2.1941
Aziz ve kıymetli dostum Sait Faik,
Ankara'dan ayrıldığın günlerde senden haber bekliyordum. Daha sonra mahkeme kararını öğrenince haber yollamak bana düştü. Aynı günde Sabri Esat'ı gördüm ve sana yıldırım telgraf çektiğini öğrendim. bunun üzerine bir mektup yazmak, hiç olmazsa tebrik etmek istedim. Bugüne kadar o da nasip olmadı. Mamafih bu arada, Çelme hikayesini buldum ve okudum ve başına bu işi açanlara küfrettim. Harika hikaye azizim. Bana bir de 'Sarnıç' nam şaheserden gönderecektin. Tariz yapmıyorum. Tahattura vesile olur ümidiyle. Ama şahidimsin ki mezkur şaheser Ankara'da mevcut değil. Her neyse, gecikmiş bir işi yapmak vesilesiyle hatırını sormuş oluyorum. Bundan dolayı memnunum. Senden bir ricam daha var, bana Aleko şiirini göndermeni istiyorum. 'Bir Aleko şiiri için de dünyanın zahmetine girilir mi' deme. Benim için ehemmiyeti büyük. Birkaç ay sonra İstanbul'a geleceğim. Ya Balıkpazarı'na yahut da Rıhtım'a gider şarap içeriz. Abidin'i görüyor musun? Bugün ona da bir mektup göndereceğim. Bu itibarla selam filan yazmıyorum. Hasret ve muhabbetle gözlerinden öper, cevabını beklerim.
Orhan Veli"
Bu mektuba Sait Faik'in verdiği yanıt da Papirüs Dergisi'nin Orhan Veli özel sayısında, Ocak 1967'de yayımlanır:
"14 Mart 1941
Sevgili Kardeşim,
Yazıhaneyi bıraktığım için mektubunu bugün alabildim. Sarnıç nam eserle birlikte Semaver'i de gönderiyorum. Sarnıç'tan su çekip Semaver'i kaynata kaynata oturursun. Buraya geldiğin zaman ise herhalde bir 'fıçı' da verirler. Aleko'ya yazılan şiir, Semaver'in kapağına da yazılmıştır, okuyacaksın: Bir ikinci defa yazıyorum. Burada eski tas eski hamam. Cumartesi günleri Nisuaz'da üdeba toplanır. Kararlar verilir. Ben ise bir birahane köşesi bulur üdeba meclislerinin, ediplerinin, kötü şairlerin dinlerini.... bira içerim. Öteki işten elhamdülillah yakayı sıyırdık. Ama epeyi üzüldüm doğrusu. Boku bokuna yanacaktık. Gözlerinden öper, o fevkalade şiirlerini ara sıra bir iki satırla beraber gönderirsen ihya edersin kardeşim.
Yeni adresim: Şişli Bomonti Kazancı Sok. İkbal Apt. No:4
Sait Faik"
Kısa bir süre önce yapılan bir müzayededeki kitabı alabilmeyi çok istemiştim. Cemal Nadir'e imzalanan kitabın adı Vazgeçemediğim, şairi de Orhan Veli idi. İmzalı kitap koleksiyonu yapan Ömer Koç'un aldığı kitabın imzasızı kalmıştı müzayedede benim payıma. "Bir gün dedim, bir gün benim de Orhan Veli'ye ait özel bir parçam olacak." İşte o parça, bu kitap oldu sanırım. Kapağında ikimizin isminin bir arada bulunduğu bu kitap...
Sait Faik, Vatan-Sanat Yaprağı adlı dergiye 15 Kasım 1953 tarihinde yazdığı yazıda şunları söyler:
"Onu her yıl anmaktan bir fayda çıkmaz gibi geliyor bana. Genç şair ve eleştirmeciler onun için bir kaç kitap yazsalar çok yerinde olur. Aradan bir on sene geçsin, kıymeti daha çok anlaşılacak gibime geliyor. Her sene anmak, onu biraz aktüel yapıyor ve yaşayan şairlerin kıymeti ile kıymetlendiriyoruz. Halbuki aramızdan ayrılan şairi başka türlü kıymetlendirmek gerekir. Düşmanlıkları ve kıskançlıkları üstüne çekmek lazım. O, kavgaların ve kıskançlıkların ötesindedir. Bir genç şair eleştirmecinin onu uzun uzun, seve seve bize anlatmasını bekliyorum."
Orhan Veli'nin ölümünün üzerinden tam elli yıl geçti. Bu süre içinde Asım Bezirci'nin hazırladığı kitaptan başka kayda değer bir çalışma yapılmadı. Üniversite tezleri hariç diğer eserler şunlardır: Orhan Veli İçin - Adnan Veli Kanık, Yeditepe Yayınları, 1953 / Orhan Veli Kanık - Muzaffer Uyguner, Varlık Yayınları, 1967 / Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Garip Hareketi - Hakan Sazyek, T. İş Bankası Yayını / Orhan Veli Kanık - Bilge Ercilasun, MEB / Garipçiler (1. Yeniler) - Hüseyin Tuncer, İzmir, 1997.
Her ne kadar biz her sene O'nun için, ölüm yıldönümünde Taksim'den mezarı başına kadar yürüyerek Sait Faik'in "her sene anmak, onu biraz aktüel yapıyor" deyişine katılmadığımızı göstersek de bu kitapla sanırım biraz da olsa O'nun istediği gibi bir çalışma ortaya çıkardım. "Keşke Sait Faik de görebilseydi" demekten başka bir şey gelmiyor elden. Benim için şüphe götürmez bir gerçek de şu ki "KANIK'sadığım BİRİ daha uzun bir kitap olabilirdi ama, seve seve anlattım her öğrendiğimi."
Ömer Faruk Toprak ise Duman ve Alev adlı günlük - anı kitabında şöyle bir tespit yapmıştır:
"Bugün Abdülhak Hamit, Ahmet Haşim, Yahya Kemal edebiyat tarihlerinin eksik tanıtmalarının sınırı içinde bilinmektedir. Monografileri ya da şiir değerleri geniş açıklamalarla yazılmamıştır. Orhan Veli'yi içinde bulunduğu sosyal koşullarla inceleyen, şiirlerinin yanı başındaki yaşamını ayrıntıları ile tahlil eden hacimli bir kitap ya da etüt bulamazsınız."
KANIK'sadığım BİRİ bu eksiği giderecek mi? Sanmıyorum. Sadece ölümünün ellinci yılı için bir anı derlemesi yapmış oluyorum. Gerisi mi? Gerisi doğumunun 100. yılına...
Orhan Veli'nin 19 Mart 1946 tarihli Tercüme dergisinde Jean Cocteau'dan yaptığı şu çeviri kendisi için de gerçektir:
"Bir şair ilkin okunmaz. Sonra yalan yanlış okunur. Daha sonra klasik olur, klasik olanı okumak adettir. Yalnız, ilk günlerden kalma birkaç hayranı vardır. Ömrünün sonuna kadar da görüp göreceği rahmet budur."
Küçük bir de beklentim var; bu kitapta okuyacağınız yazılar hakkında düşüncelerini içeren mektubunu bekliyorum Orhan Veli'den... Kendisi 16 Nisan 1946 tarihli Ülkü gazetesinde şunları yazıyor:
"Yazıları hakkında neler düşündüğümü merak eden genç arkadaşlarım benden bu sütunda cevap beklemezlerse büyük bir üzüntüden kurtulacağım. Kendilerine, isterlerse, mektupla cevap verebilirim. Bilmem, bu iş onların hoşuna gider mi, ama buna razı olurlarsa, görecekleri hayırlı iş sadece beni bir dertten kurtarmış olmaktan ibaret kalmayacaktır. İçindeki parçalardan sorumlu olduğum böyle bir sayfanın, öteki gazetelerle mecmualarda gördüğünüz 'Hanım Teyze, Kadın Nine, Akıl Hocası...' falan gibi sütunlara dönmesine de mani olacaklar. Darılmasınlar, gücenmesinler..."
__________________
Heaven isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 16 Mart 2010, 13:11   #39
üye
Heaven - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 16 Ocak 2010
Nerden: İstanbuL
Mesajlar: 9.001
Tesekkür: 592
13.182
Tecrübe Puanı: 1332
Heaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond repute
Standart

Orhan Veli Kanık`ın Çeviri Yaptığı Şiirler

FRANSIZ ŞİİRLERİ
François Villon
Asılmışların Baladı
L'épitaphe

Frères humains qui après nous vivez,
N'ayez les coeurs contre nous endurcis,
Car, si pitié de nous pauvres avez,
Dieu en aura plus tôt de vous mercis.
Vous nous voyez ci attachés cinq, six :
Quant à la chair, que trop avons nourrie,
Elle est piéça dévorée et pourrie,
Et nous, les os, devenons cendre et poudre.
De notre mal personne ne s'en rie ;
Mais priez Dieu que tous nous veuille absoudre !

Si frères vous clamons, pas n'en devez
Avoir dédain, quoique fûmes occis
Par justice. Toutefois vous savez
Que tous hommes n'ont pas bon sens rassis ;
Excusez-nous, puisque sommes transis,
Envers le fils de la Vierge Marie,
Que sa grâce ne soit pour nous tarie,
Nous préservant de l'infernale foudre.

Nous sommes morts, âme ne nous harie,
Mais priez Dieu que tous nous veuille absoudre !

La pluie nous a débués et lavés,
Et le soleil desséchés et noircis ;
Pies, corbeaux, nous ont les yeux cavés,
Et arraché la barbe et les sourcils.
Jamais nul temps nous ne sommes assis ;
Puis çà, puis là, comme le vent varie,
À son plaisir sans cesser nous charrie,
Plus becquetés d'oiseaux que dés à coudre.
Ne soyez donc de notre confrérie ;
Mais priez Dieu que tous nous veuille absoudre !

Prince Jésus, qui sur tous a maistrie,
Garde qu'Enfer n'ait de nous seigneurie :
À lui n'ayons que faire ni que soudre.
Hommes, ici n'a point de moquerie ;
Mais priez Dieu que tous nous veuille absoudre !

Pierre de Ronsard
Helene için Sonnet
Quand vous serez bien vieille, au soir, à la chandelle,
Assise aupres du feu, devidant et filant,
Direz, chantant mes vers, en vous esmerveillant :
Ronsard me celebroit du temps que j'estois belle.

Lors, vous n'aurez servante oyant telle nouvelle,
Desja sous le labeur à demy sommeillant,
Qui au bruit de mon nom ne s'aille resveillant,
Benissant vostre nom de louange immortelle.

Je seray sous la terre et fantaume sans os :
Par les ombres myrteux je prendray mon repos :
Vous serez au fouyer une vieille accroupie,

Regrettant mon amour et vostre fier desdain.
Vivez, si m'en croyez, n'attendez à demain :
Cueillez dés aujourd'huy les roses de la vie.


Sonnet

Jean de la Fontaine
Karga ile Tilki
Le Corbeau et le Renard

Maître Corbeau, sur un arbre perché,
Tenait en son bec un fromage.
Maître Renard, par l'odeur alléché,
Lui tint à peu près ce langage :
"Hé ! bonjour, Monsieur du Corbeau.
Que vous êtes joli ! que vous me semblez beau !
Sans mentir, si votre ramage
Se rapporte à votre plumage,
Vous êtes le Phénix des hôtes de ces bois. "
A ces mots le Corbeau ne se sent pas de joie ;
Et pour montrer sa belle voix,
Il ouvre un large bec, laisse tomber sa proie.
Le Renard s'en saisit, et dit : "Mon bon Monsieur,
Apprenez que tout flatteur
Vit aux dépens de celui qui l'écoute :
Cette leçon vaut bien un fromage, sans doute. "
Le Corbeau, honteux et confus,
Jura, mais un peu tard, qu'on ne l'y prendrait plus.


Sütçü Kadın ile Süt Kabı
La Laitière et le Pot au lait

Perrette sur sa tête ayant un Pot au lait
Bien posé sur un coussinet,
Prétendait arriver sans encombre à la ville.
Légère et court vêtue elle allait à grands pas ;
Ayant mis ce jour-là, pour être plus agile,
Cotillon simple, et souliers plats.
Notre laitière ainsi troussée
Comptait déjà dans sa pensée
Tout le prix de son lait, en employait l'argent,
Achetait un cent d'oeufs, faisait triple couvée ;
La chose allait à bien par son soin diligent.
Il m'est, disait-elle, facile,
D'élever des poulets autour de ma maison :
Le Renard sera bien habile,
S'il ne m'en laisse assez pour avoir un cochon.
Le porc à s'engraisser coûtera peu de son ;
Il était quand je l'eus de grosseur raisonnable :
J'aurai le revendant de l'argent bel et bon.
Et qui m'empêchera de mettre en notre étable,
Vu le prix dont il est, une vache et son veau,
Que je verrai sauter au milieu du troupeau ?
Perrette là-dessus saute aussi, transportée.
Le lait tombe ; adieu veau, vache, cochon, couvée ;
La dame de ces biens, quittant d'un oeil marri
Sa fortune ainsi répandue,
Va s'excuser à son mari
En grand danger d'être battue.
Le récit en farce en fut fait ;
On l'appela le Pot au lait.

Quel esprit ne bat la campagne ?
Qui ne fait châteaux en Espagne ?
Picrochole, Pyrrhus, la Laitière, enfin tous,
Autant les sages que les fous ?
Chacun songe en veillant, il n'est rien de plus doux :
Une flatteuse erreur emporte alors nos âmes :
Tout le bien du monde est à nous,
Tous les honneurs, toutes les femmes.
Quand je suis seul, je fais au plus brave un défi ;
Je m'écarte, je vais détrôner le Sophi ;
On m'élit roi, mon peuple m'aime ;
Les diadèmes vont sur ma tête pleuvant :
Quelque accident fait-il que je rentre en moi-même ;
Je suis gros Jean comme devant.


Prince Jésus, qui sur tous a maistrie,
Garde qu'Enfer n'ait de nous seigneurie :
À lui n'ayons que faire ni que soudre.
Hommes, ici n'a point de moquerie ;
Mais priez Dieu que tous nous veuille absoudre !


Ağustos Böceği ile Karınca
La Cigale et la Fourmi

La Cigale, ayant chanté
Tout l'été,
Se trouva fort dépourvue
Quand la bise fut venue :
Pas un seul petit morceau
De mouche ou de vermisseau.
Elle alla crier famine
Chez la Fourmi sa voisine,
La priant de lui prêter
Quelque grain pour subsister
Jusqu'à la saison nouvelle.
"Je vous paierai, lui dit-elle,
Avant l'Oût, foi d'animal,
Intérêt et principal. "
La Fourmi n'est pas prêteuse :
C'est là son moindre défaut.
Que faisiez-vous au temps chaud ?
Dit-elle à cette emprunteuse.
- Nuit et jour à tout venant
Je chantais, ne vous déplaise.
- Vous chantiez ? j'en suis fort aise.
Eh bien! dansez maintenant.


Victor Hugo
Boaz Uykuda
Booz endormi

Booz s'était couché de fatigue accablé ;
Il avait tout le jour travaillé dans son aire ;
Puis avait fait son lit à sa place ordinaire ;
Booz dormait auprès des boisseaux pleins de blé.

Ce vieillard possédait des champs de blés et d'orge ;
Il était, quoique riche, à la justice enclin ;
Il n'avait pas de fange en l'eau de son moulin ;
Il n'avait pas d'enfer dans le feu de sa forge.

Sa barbe était d'argent comme un ruisseau d'avril.
Sa gerbe n'était point avare ni haineuse ;
Quand il voyait passer quelque pauvre glaneuse :
- Laissez tomber exprès des épis, disait-il.

Cet homme marchait pur loin des sentiers obliques,
Vêtu de probité candide et de lin blanc ;
Et, toujours du côté des pauvres ruisselant,
Ses sacs de grains semblaient des fontaines publiques.

Booz était bon maître et fidèle parent ;
Il était généreux, quoiqu'il fût économe ;
Les femmes regardaient Booz plus qu'un jeune homme,
Car le jeune homme est beau, mais le vieillard est grand.

Le vieillard, qui revient vers la source première,
Entre aux jours éternels et sort des jours changeants ;
Et l'on voit de la flamme aux yeux des jeunes gens,
Mais dans l'oeil du vieillard on voit de la lumière.

Donc, Booz dans la nuit dormait parmi les siens ;
Près des meules, qu'on eût prises pour des décombres,
Les moissonneurs couchés faisaient des groupes sombres ;
Et ceci se passait dans des temps très anciens.

Les tribus d'Israël avaient pour chef un juge ;
La terre, où l'homme errait sous la tente, inquiet
Des empreintes de pieds de géants qu'il voyait,
Etait mouillée encore et molle du déluge.

Comme dormait Jacob, comme dormait Judith,
Booz, les yeux fermés, gisait sous la feuillée ;
Or, la porte du ciel s'étant entre-bâillée
Au-dessus de sa tête, un songe en descendit.

Et ce songe était tel, que Booz vit un chêne
Qui, sorti de son ventre, allait jusqu'au ciel bleu ;
Une race y montait comme une longue chaîne ;
Un roi chantait en bas, en haut mourait un dieu.

Et Booz murmurait avec la voix de l'âme :
" Comment se pourrait-il que de moi ceci vînt ?
Le chiffre de mes ans a passé quatre-vingt,
Et je n'ai pas de fils, et je n'ai plus de femme.

" Voilà longtemps que celle avec qui j'ai dormi,
O Seigneur ! a quitté ma couche pour la vôtre ;
Et nous sommes encor tout mêlés l'un à l'autre,
Elle à demi vivante et moi mort à demi.

" Une race naîtrait de moi ! Comment le croire ?
Comment se pourrait-il que j'eusse des enfants ?
Quand on est jeune, on a des matins triomphants ;
Le jour sort de la nuit comme d'une victoire ;

Mais vieux, on tremble ainsi qu'à l'hiver le bouleau ;
Je suis veuf, je suis seul, et sur moi le soir tombe,
Et je courbe, ô mon Dieu ! mon âme vers la tombe,
Comme un boeuf ayant soif penche son front vers l'eau. "

Ainsi parlait Booz dans le rêve et l'extase,
Tournant vers Dieu ses yeux par le sommeil noyés ;
Le cèdre ne sent pas une rose à sa base,
Et lui ne sentait pas une femme à ses pieds.

Pendant qu'il sommeillait, Ruth, une moabite,
S'était couchée aux pieds de Booz, le sein nu,
Espérant on ne sait quel rayon inconnu,
Quand viendrait du réveil la lumière subite.

Booz ne savait point qu'une femme était là,
Et Ruth ne savait point ce que Dieu voulait d'elle.
Un frais parfum sortait des touffes d'asphodèle ;
Les souffles de la nuit flottaient sur Galgala.

L'ombre était nuptiale, auguste et solennelle ;
Les anges y volaient sans doute obscurément,
Car on voyait passer dans la nuit, par moment,
Quelque chose de bleu qui paraissait une aile.

La respiration de Booz qui dormait
Se mêlait au bruit sourd des ruisseaux sur la mousse.
On était dans le mois où la nature est douce,
Les collines ayant des lys sur leur sommet.

Ruth songeait et Booz dormait ; l'herbe était noire ;
Les grelots des troupeaux palpitaient vaguement ;
Une immense bonté tombait du firmament ;
C'était l'heure tranquille où les lions vont boire.

Tout reposait dans Ur et dans Jérimadeth ;
Les astres émaillaient le ciel profond et sombre ;
Le croissant fin et clair parmi ces fleurs de l'ombre
Brillait à l'occident, et Ruth se demandait,

Immobile, ouvrant l'oeil à moitié sous ses voiles,
Quel dieu, quel moissonneur de l'éternel été,
Avait, en s'en allant, négligemment jeté
Cette faucille d'or dans le champ des étoiles.


Alfred de Musset
Hüzün
Tristesse

J'ai perdu ma force et ma vie,
Et mes amis et ma gaieté;
J'ai perdu jusqu'à la fierté
Qui faisait croire à mon génie.

Quand j'ai connu la Vérité,
J'ai cru que c'était une amie ;
Quand je l'ai comprise et sentie,
J'en étais déjà dégoûté.

Et pourtant elle est éternelle,
Et ceux qui se sont passés d'elle
Ici-bas ont tout ignoré.

Dieu parle, il faut qu'on lui réponde.
Le seul bien qui me reste au monde
Est d'avoir quelquefois pleuré.


Pepa'ya
A Pépa

Pépa, quand la nuit est venue,
Que ta mère t'a dit adieu ;
Que sous ta lampe, à demie nue,
Tu t'inclines pour prier Dieu ;

A cette heure où l'âme inquiète
Se livre au conseil de la nuit ;
Au moment d'ôter ta cornette
Et de regarder sous ton lit ;

Quand le sommeil sur ta famille
Autour de toi s'est répandu ;
O Pépita, charmante fille,
Mon amour, à quoi penses-tu ?

Qui sait ? Peut-être à l'héroïne
De quelque infortuné roman ;
A tout ce que l'espoir devine
Et la réalité dément ;

Peut-être à ces grandes montagnes
Qui n'accouchent que de souris ;
A des amoureux en Espagne,
A des bonbons, à des maris ;

Peut-être aux tendres confidences
D'un coeur naïf comme le tien ;
A ta robe, aux airs que tu danses ;
Peut-être à moi, peut-être à rien.


Gerard de Nerval
Daphné

Théophile Gautier
İlk Sevgililer
Les Cydalises

Où sont nos amoureuses ?
Elles sont au tombeau .
Elles sont plus heureuses,
Dans un séjour plus beau !

Elles sont près des anges,
Dans le fond du ciel bleu,
Et chantent les louanges
De la mère de Dieu !

Ô blanche fiancée !
Ô jeune vierge en fleur !
Amante délaissée,
Que flétrit la douleur !

L'éternité profonde
Souriait dans vos yeux ...
Flambeaux éteints du monde,
Rallumez-vous aux cieux !


Çin İşi

Charles Baudelaire
Hortlak
Horreur sympathique

C'est De ce ciel bizarre et livide,
Tourmenté comme ton destin,
Quels pensers dans ton âme vide
Descendent ? Réponds, libertin.

Insatiablement avide
De l'obscur et de l'incertain,
Je ne geindrai pas comme Ovide
Chassé du paradis latin.

Cieux déchirés comme des grèves,
En vous se mire mon orgueil,
Vos vastes nuages en deuil

Sont les corbillards de mes rêves,
Et vos lueurs sont le reflet
De l'Enfer où mon coeur se plaît.


Alıp Götüren Koku
Parfum exotique

Quand, les deux yeux fermés, en un soir chaud d'automne,
Je respire l'odeur de ton sein chaleureux,
Je vois se dérouler des rivages heureux
Qu'éblouissent les feux d'un soleil monotone ;

Une île paresseuse où la nature donne
Des arbres singuliers et des fruits savoureux ;
Des hommes dont le corps est mince et vigoureux,
Et des femmes dont l'oeil par sa franchise étonne.

Guidé par ton odeur vers de charmants climats,
Je vois un port rempli de voiles et de mâts
Encor tout fatigués par la vague marine,

Pendant que le parfum des verts tamariniers,
Qui circule dans l'air et m'enfle la narine,
Se mêle dans mon âme au chant des mariniers.


İnsan ve Deniz
L'homme et la mer

Homme libre, toujours tu chériras la mer!
La mer est ton miroir; tu contemples ton âme
Dans le déroulement infini de sa lame,
Et ton esprit n'est pas un gouffre moins amer.

Tu te plais à plonger au sein de ton image;
Tu l'embrasses des yeux et des bras, et ton cœur
Se distrait quelquefois de sa propre rumeur
Au bruit de cette plainte indomptable et sauvage.

Vous êtes tous les deux ténébreux et discrets:
Homme, nul n'a sondé le fond de tes abîmes;
O mer, nul ne connaît tes richesses intimes,
Tant vous êtes jaloux de garder vos secrets!

Et cependant voilà des siècles innombrables
Que vous vous combattez sans pitié ni remord,
Tellement vous aimez le carnage et la mort,
O lutteurs éternels, ô frères implacables


Yoksulların Ölümü
La mort des pauvres

C'est la Mort qui console, hélas ! et qui fait vivre ;
C'est le but de la vie, et c'est le seul espoir
Qui, comme un élixir, nous monte et nous enivre,
Et nous donne le coeur de marcher jusqu'au soir ;

A travers la tempête, et la neige, et le givre,
C'est la clarté vibrante à notre horizon noir ;
C'est l'auberge fameuse inscrite sur le livre,
Où l'on pourra manger, et dormir, et s'asseoir

C'est un Ange qui tient dans ses doigts magnétiques
Le sommeil et le don des rêves extatiques,
Et qui refait le lit des gens pauvres et nus ;

C'est la gloire des Dieux, c'est le grenier mystique,
C'est la bourse du pauvre et sa patrie antique,
C'est le portique ouvert sur les Cieux inconnus !

José Maria de Hérédia
Fatihler
Les conquérants

Comme un vol de gerfauts hors du charnier natal,
Fatigués de porter leurs misères hautaines,
De Palos de Moguer, routiers et capitaines
Partaient, ivres d'un rêve héroïque et brutal.

Ils allaient conquérir le fabuleux métal
Que Cipango mûrit dans ses mines lointaines,
Et les vents alizés inclinaient leurs antennes
Aux bords mystérieux du monde Occidental.

Chaque soir, espérant des lendemains épiques,
L'azur phosphorescent de la mer des Tropiques
Enchantait leur sommeil d'un mirage doré ;

Ou penchés à l'avant des blanches caravelles,
Ils regardaient monter en un ciel ignoré
Du fond de l'Océan des étoiles nouvelles.


Charles Cros
Çirozname
Le hareng saur

A Guy
Il était un grand mur blanc - nu, nu, nu,
Contre le mur une échelle - haute, haute, haute,
Et, par terre, un hareng saur - sec, sec, sec.

Il vient, tenant dans ses mains - sales, sales, sales,
Un marteau lourd, un grand clou - pointu, pointu, pointu,
Un peloton de ficelle - gros, gros, gros.

Alors il monte à l'échelle - haute, haute, haute,
Et plante le clou pointu - toc, toc, toc,
Tout en haut du grand mur blanc - nu, nu, nu.

Il laisse aller le marteau - qui tombe, qui tombe, qui tombe,
Attache au clou la ficelle - longue, longue, longue,
Et, au bout, le hareng saur - sec, sec, sec.

Il redescend de l'échelle - haute, haute, haute,
L'emporte avec le marteau - lourd, lourd, lourd,
Et puis, il s'en va ailleurs - loin, loin, loin.

Et, depuis, le hareng saur - sec, sec, sec,
Au bout de cette ficelle - longue, longue, longue,
Très lentement se balance - toujours, toujours, toujours.

J'ai composé cette histoire - simple, simple, simple,
Pour mettre en fureur les gens - graves, graves, graves,
Et amuser les enfants - petits, petits, petits.

Stephane Mallarmé
Deniz Meltemi
Brise Marine

La chair est triste, hélas ! et j'ai lu tous les livres.
Fuir ! là-bas fuir! Je sens que des oiseaux sont ivres
D'être parmi l'écume inconnue et les cieux !
Rien, ni les vieux jardins reflétés par les yeux
Ne retiendra ce coeur qui dans la mer se trempe
Ô nuits ! ni la clarté déserte de ma lampe
Sur le vide papier que la blancheur défend
Et ni la jeune femme allaitant son enfant.
Je partirai ! Steamer balançant ta mâture,
Lève l'ancre pour une exotique nature !

Un Ennui, désolé par les cruels espoirs,
Croit encore à l'adieu suprême des mouchoirs !
Et, peut-être, les mâts, invitant les orages,
Sont-ils de ceux qu'un vent penche sur les naufrages
Perdus, sans mâts, sans mâts, ni fertiles îlots ...
Mais, ô mon coeur, entends le chant des matelots



Paul Verlaine
Dans Edelim Gel

Dansons la gigue!

J'aimais surtout ses jolis yeux,
Plus clairs que l'étoile des cieux,
J'aimais ses yeux malicieux.

Dansons la gigue!

Elle avait des façons vraiment,
De désoler un pauvre amant,
Que c'en était vraiment charmant!

Dansons la gigue!

Mais je trouve encore meilleur
Le baiser de sa bouche en fleur
Depuis qu'elle est morte â mon cœur.

Dansons la gigue!

Je me souviens, je me souviens
Des heures et des entretiens,
Et c'est le meilleur de mes biens.

Dansons la gigue!


Geçmiş Ola
Nevermore

Souvenir, souvenir, que me veux-tu ? L'automne
Faisait voler la grive à travers l'air atone,
Et le soleil dardait un rayon monotone
Sur le bois jaunissant où la bise détone.

Nous étions seul à seule et marchions en rêvant,
Elle et moi, les cheveux et la pensée au vent.
Soudain, tournant vers moi son regard émouvant
" Quel fut ton plus beau jour? " fit sa voix d'or vivant,

Sa voix douce et sonore, au frais timbre angélique.
Un sourire discret lui donna la réplique,
Et je baisai sa main blanche, dévotement.

- Ah ! les premières fleurs, qu'elles sont parfumées !
Et qu'il bruit avec un murmure charmant
Le premier oui qui sort de lèvres bien-aimées !

Arthur Rimbaud
Duyum
Sensation

Par les soirs bleus d'été j'irai dans les sentiers,
Picoté par les blés, fouler l'herbe menue :
Rêveur, j'en sentirai la fraîcheur à mes pieds.
Je laisserai le vent baigner ma tête nue.
Je ne parlerai pas ; je ne penserai rien:
Mais l'amour infini me montera dans l'âme,
Et j'irai loin, bien loin, comme un bohémien,
Par la Nature, -heureux comme avec une femme.


Ofelya
Ophélia

I

Sur l'onde calme et noire où dorment les étoiles
La blanche Ophélia flotte comme un grand lys,
Flotte très lentement, couchée en ses longs voiles...
- On entend dans les bois lointains des hallalis.

Voici plus de mille ans que la triste Ophélie
Passe, fantôme blanc, sur le long fleuve noir.
Voici plus de mille ans que sa douce folie
Murmure sa romance à la brise du soir.

Le vent baise ses seins et déploie en corolle
Ses grands voiles bercés mollement par les eaux ;
Les saules frissonnants pleurent sur son épaule,
Sur son grand front rêveur s'inclinent les roseaux.

Les nénuphars froissés soupirent autour d'elle ;
Elle éveille parfois, dans un aune qui dort,
Quelque nid, d'où s'échappe un petit frisson d'aile :
- Un chant mystérieux tombe des astres d'or.

II

Ô pâle Ophélia ! belle comme la neige !
Oui tu mourus, enfant, par un fleuve emporté !
- C'est que les vents tombant des grands monts de Norwège
T'avaient parlé tout bas de l'âpre liberté ;

C'est qu'un souffle, tordant ta grande chevelure,
A ton esprit rêveur portait d'étranges bruits ;
Que ton coeur écoutait le chant de la Nature
Dans les plaintes de l'arbre et les soupirs des nuits ;

C'est que la voix des mers folles, immense râle,
Brisait ton sein d'enfant, trop humain et trop doux ;
C'est qu'un matin d'avril, un beau cavalier pâle,
Un pauvre fou, s'assit muet à tes genoux !

Ciel ! Amour ! Liberté ! Quel rêve, ô pauvre Folle !
Tu te fondais à lui comme une neige au feu :
Tes grandes visions étranglaient ta parole
- Et l'Infini terrible effara ton oeil bleu !

III

- Et le Poète dit qu'aux rayons des étoiles
Tu viens chercher, la nuit, les fleurs que tu cueillis ;
Et qu'il a vu sur l'eau, couchée en ses longs voiles,
La blanche Ophélia flotter, comme un grand lys.


Saadet

Jues Lafourge
Cıgara

Jean Moréas
Hiçbir Yerde...

Paul Valéry
Dost Orman

Jean Pellerin
Dönüş Türküsü

Guillaume Apollinaire
Ren Gecesi
Nuit Rhénane

Mon verre est plein d'un vin trembleur comme une flamme
Écoutez la chanson lente d'un batelier
Qui raconte avoir vu sous la lune sept femmes
Tordre leurs cheveux verts et longs jusqu'à leurs pieds

Debout chantez plus haut en dansant une ronde
Que je n'entende plus le chant du batelier
Et mettez près de moi toutes les filles blondes
Au regard immobile aux nattes repliées

Le Rhin le Rhin est ivre où les vignes se mirent
Tout l'or des nuits tombe en tremblant s'y refléter
La voix chante toujours à en râle-mourir
Ces fées aux cheveux verts qui incantent l'été

Mon verre s'est brisé comme un éclat de rire


Jues Supervielle
Küçük Koru
Le petit bois

J'étais un petit bois de France
Avec douze rouge furets,
Mais je n'ai jamais eu de chance
Ah! que m'est-il donc arrivé?

Je crains fort de n'être plus rien
Qu'un souvenir, une peinture
Ou le restant d'une aventure,
Un parfum, je ne sais pas bien.

Ne suis-je plus qu'en la mémoire
De quelque folle ou bien d'enfants,
Ils vous diraient mieux mon histoire
Que je ne fais en ce moment.

Mais où sont-ils donc sur la terre
Pour que vous les interrogiez,
Ceux qui savent que je dis vrai
Et jamais je ne désepère.

Mon Dieu comme il est difficile
D'être un petit bois disparu
Lorsqu'on avait tant de racines
Comment faire pour n'être plus?


Louis Aragon
Elsa'nın Gözleri
Les yeux d'Elsa

Tes yeux sont si profonds qu'en me penchant pour boire
J'ai vu tous les soleils y venir se mirer
S'y jeter à mourir tous les désespérés
Tes yeux sont si profonds que j'y perds la mémoire

À l'ombre des oiseaux c'est l'océan troublé
Puis le beau temps soudain se lève et tes yeux changent
L'été taille la nue au tablier des anges
Le ciel n'est jamais bleu comme il l'est sur les blés

Les vents chassent en vain les chagrins de l'azur
Tes yeux plus clairs que lui lorsqu'une larme y luit
Tes yeux rendent jaloux le ciel d'après la pluie
Le verre n'est jamais si bleu qu'à sa brisure

Mère des Sept douleurs ô lumière mouillée
Sept glaives ont percé le prisme des couleurs
Le jour est plus poignant qui point entre les pleurs
L'iris troué de noir plus bleu d'être endeuillé

Tes yeux dans le malheur ouvrent la double brèche
Par où se reproduit le miracle des Rois
Lorsque le coeur battant ils virent tous les trois
Le manteau de Marie accroché dans la crèche

Une bouche suffit au mois de Mai des mots
Pour toutes les chansons et pour tous les hélas
Trop peu d'un firmament pour des millions d'astres
Il leur fallait tes yeux et leurs secrets gémeaux

L'enfant accaparé par les belles images
Écarquille les siens moins démesurément
Quand tu fais les grands yeux je ne sais si tu mens
On dirait que l'averse ouvre des fleurs sauvages

Cachent-ils des éclairs dans cette lavande où
Des insectes défont leurs amours violentes
Je suis pris au filet des étoiles filantes
Comme un marin qui meurt en mer en plein mois d'août

J'ai retiré ce radium de la pechblende
Et j'ai brûlé mes doigts à ce feu défendu
Ô paradis cent fois retrouvé reperdu
Tes yeux sont mon Pérou ma Golconde mes Indes

Il advint qu'un beau soir l'univers se brisa
Sur des récifs que les naufrageurs enflammèrent
Moi je voyais briller au-dessus de la mer
Les yeux d'Elsa les yeux d'Elsa les yeux d'Elsa


Paul Eluard
Hürriyet
Liberté

Sur mes cahiers d'écolier
Sur mon pupitre et les arbres
Sur le sable de neige
J'écris ton nom

Sur les pages lues
Sur toutes les pages blanches
Pierre sang papier ou cendre
J'écris ton nom

Sur les images dorées
Sur les armes des guerriers
Sur la couronne des rois
J'écris ton nom

Sur la jungle et le désert
Sur les nids sur les genêts
Sur l'écho de mon enfance
J'écris ton nom

Sur tous mes chiffons d'azur
Sur l'étang soleil moisi
Sur le lac lune vivante
J'écris ton nom

Sur les champs sur l'horizon
Sur les ailes des oiseaux
Et sur le moulin des ombres
J'écris ton nom

Sur chaque bouffées d'aurore
Sur la mer sur les bateaux
Sur la montagne démente
J'écris ton nom

Sur la mousse des nuages
Sur les sueurs de l'orages
Sur la pluie épaisse et fade
J'écris ton nom

Sur les formes scintillantes
Sur les cloches des couleurs
Sur la vérité physique
J'écris ton nom

Sur les sentiers éveillés
Sur les routes déployées
Sur les places qui débordent
J'écris ton nom

Sur la lampe qui s'allume
Sur la lampe qui s'éteint
Sur mes raisons réunies
J'écris ton nom

Sur le fruit coupé en deux
Du miroir et de ma chambre
Sur mon lit coquille vide
J'écris ton nom

Sur mon chien gourmand et tendre
Sur ses oreilles dressées
Sur sa patte maladroite
J'écris ton nom

Sur le tremplin de ma porte
Sur les objets familiers
Sur le flot du feu béni
J'écris ton nom

Sur toute chair accordée
Sur le front de mes amis
Sur chaque main qui se tend
J'écris ton nom

Sur la vitre des surprises
Sur les lèvres attendries
Bien au-dessus du silence
J'écris ton nom

Sur mes refuges détruits
Sur mes phares écroulés
Sur les murs de mon ennui
J'écris ton nom

Sur l'absence sans désir
Sur la solitude nue
Sur les marches de la mort
J'écris ton nom

Sur la santé revenue
Sur le risque disparu
Sur l'espoir sans souvenir
J'écris ton nom

Et par le pouvoir d'un mot
Je recommence ma vie
Je suis né pour te connaître
Pour te nommer

Liberté.


İspanya'da
İyiye

Philippe Soupault
Mezar Taşları
Şarkı
Chanson

Monsieur Miroir marchand d'habits
est mort hier soir à Paris
Il fait nuit
Il fait noir
Il fait nuit noir à Paris


Jacques Prévert
Aile Hayatı

Raymond Radiguet
Kelebek
Kırlangıç

Pierre Emmanuel
Cantos I

Luc Decaunes
Hatıra

Alexandre Toursky
Üç Hal

İSPANYOL ŞİİRİ
Romance de Dona Alda
Romance de Dona Alda

A cazar saiu Don Pedro
a cazar como solia
os seus cáns levaba cansos
Don Pedro mais canso ainda

Chegou ao meio da serra
e pra casa se volvia
chegou a porta da casa
i esmorcente caia

Fágame a cama, mi madre
fágame a cama por vida
que vou para a vida eterna
que vou pra eterna vida

A cazar saiú Don Pedro
a cazar como solia
os seus cans levaba cansos
Don Pedro mais canso ia


__________________
Heaven isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 16 Mart 2010, 13:13   #40
üye
Heaven - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: 16 Ocak 2010
Nerden: İstanbuL
Mesajlar: 9.001
Tesekkür: 592
13.182
Tecrübe Puanı: 1332
Heaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond reputeHeaven has a reputation beyond repute
Standart

1914 de doğdum
Galatasaray ve Ankara
Liseleriyle İstanbul
Üniversitesi Edebiyat
Fakültelerinde okudum.
Şiir kitaplarım:
Garip
Vazgeçemediğim
Destan Gibi
Yenisi
6.X.1947
Orhan Veli
CANAN
Canan ki Degüstasyon'a gelmez
Balıkpazarı na hiç gelmez
Orhan Veli
Delikli Şiir
Cep delik, cepken delik,
Yen delik, kaftan delik,
Don delik, mintan delik;

Kevgir misin be kardeşlik
Orhan Veli
Vatan İçin
Neler yapmadık şu vatan için
Kimimiz öldük
Kimimiz nutuk söyledik
Orhan Veli
Eskiler alıyorum
Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musiki ruhun gıdasıdır
Musikiye bayılıyorum

Şiir yazıyorum
Şiir verip, eskiler alıyorum
Eskiler verip musiki alıyorum

Bir de rakı şişesinde balık olsam!
Orhan Veli
"Istanbulda Boğaziçindeyim
Bir garip Orhan Veli..."
Orhan Veli
Kuyruklu Şiir
Uyuşamayız seninle yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi ben sokak kedisi;
Senin yiyeceğin kalaylı kapta;
Benimki aslan ağzında;
Sen aşk rüyaları görürsün, ben kemik
Ama seninki de kolay değil, kardeşim;
Kolay değil hani;
Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.
Cevap
-Ciğercinin kedisinden sokak kedisine-
Açlıktan bahsediyorsun;
Demek ki sen komünistsin.
Demek bütün binaları yakan sensin.
İstanbul'dakileri sen
Ankara'dakileri sen...
Sen ne domuzsun, sen!
Orhan Veli
YAŞAMAK
Biliyorum, kolay değil yaşamak;
Gönül verip türkü söylemek yar üstüne;
Yıldız ışığında dolaşıp geceleri,
Gündüzleri gün ışığında ısınmak
Şöyle bir fırsat bulup, yarım gün,
Yan gelebilmek Çamlıca tepesine.
-Bin türlü mavi akar Boğaz'dan-
Herşeyi unutabilmek maviler içinde.
II
Biliyorum, kolay değil yaşamak;
Ama işte
Bir ölünün hala yatağı sıcak,
Birinin saati işliyor kolunda.
Yaşamak kolay değil ya, kardeşler,
Ölmek de değil;
Kolay değil bu dünyadan ayrılmak"
Orhan Veli KANIK
KARMAKARIŞIK
Bir okla yaralı kalbim,
Boyacının sandığında;
Güvercinim kağıt helvasında;
Sevgilim kayığın burnunda;
Yarısı balık,
Yarısı insan;
İn miyim?
Cin miyim?
Ben neyim?
TAHATTUR
Alnımdaki bıçak yarası
Senin yüzünden;
Tabakam senin yadigarın;
"İki elin kanda olsa gel" diyor
Telgrafın;
Nasıl unuturum seni ben,
Vesikalı yarim?
RUBAİ
Ömrün o büyük sırrını gör bir bak da
Bir tek kökü kalmış ağacın toprakta
Dünya ne kadar tatlı ki binlerce kişi
Kolsuz ve bacaksız yaşayıp durmakta
Orhan Veli KANIK
__________________
Heaven isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Konu Kapatılmıştır

Etiketler
biyografisi, eserleri, hakkında, kanık, orhan, veli, şiirleri

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 14:32.


sevgi sözleri - termoform - thermoform
Powered by vBulletin® Version 3.8.6
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.3.0
Forumla+

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252